Gelinliği temiz bir şekilde kuaförün içerideki odasına asma telaşı, herkesin meselesi oldu birdenbire. Çırak, usta, yardımcı kadın, manikürcü kızlar… Hepsi bir ağızdan bağrışıyorlardı. “Alttan tut, üstünü buruşturma, çok yere eğdirme.”
Anne kucağında bir bebeği taşır gibi sürüklediler odaya gelinliğimi. Bir tek ben telaşe kapılmıyor, hatta yerimden bile kıpırdamıyordum. Herhangi bir zamanda, herhangi bir saatte, kafama estiği gibi, sanki boyası çıkmış saçlarımı yaptırmaya gelmiş olmanın rahatlığı vardı üstümde. Oysa nikâhımın kıyılmasına saatler kalmıştı. Birazdan burası insanla dolacaktı. Efe’nin anneleri, halaları; bizimkilerden ise teyzemle, halam; gülüş cümbüş olacağını tahmin ettiğim bir ortamın içinde bulacaktım kendimi. Biraz içim daraldı. Öğrendiğim şey; kalbimde tatlı bir çırpıntı olması gerekliliğiydi ama sanki ben kuaför dükkânının tamamını kaplamışım, kimseye de yer açmak istemiyor hissi içinde, içimin ağırlığını taşımaya çalışıyor hâldeydim maalesef.
Biraz utanmadım değil bu durumdan. Sorgulamak istemedim kendimi bu nikâh arifesinde. Tren kaçıyormuş gibi hissetme korkusu sardı içimi.
“Suna, hadi gel de saçları yıkamaktan başlayalım,” diyen; yıllarca ustalığına alışık olduğum kuaförümün sesiyle düşüncelerimden sıyrıldım.
“Tamamdır Fahri… bakımda yapalım, olur mu?”
Kapıdan gürültülü bir şekilde kuaföre giren tayfa; onları tanıdığımdan beri seslerinin ayarsızlığının farkında olamayan kayınvalidemler ve akraba grubuydu. Şapur şupur öptüler beni, sanki daha iki gün önce görmemişler gibi. Bir terslik vardı içimde ve yolunda gitmeyen şeyin ne olduğunu bir türlü çözemiyordum. Bu insanları yeni tanıyor muşum gibi yadırgamamı, evlenecek olmamın stresine bağlamaya çalıştım ama ikna da olamadım nedense.
Karadenizli bir ailenin oğluydu Efe. İstanbul’a çocukluğunda yerleşmişler; tatillerde fındıkların, çayların yetiştiği, ormanların yeşillikleriyle dans ettiği, türlü çeşit kuşların cıvıldadığı memleketlerine, sadece yazları hasret gidermeye gidiyorlar, doğaya vefa borçlarını ödemeyi görev sayıyorlardı. Ataları orada doymuşlar, kendileri de o kadar uzun süre kalmasalar bile, suyuyla besiniyle hemhâl olmaktan da hep gurur duymuşlardı.
“Kızım saçlarını yukarıda mı toplatacaksın, yoksa… hımmm… nasıl desem işte… düşükten bir topuz mu olacak?” derken kolundaki birkaç burma bileziği şıkırdatmayı ihmal etmedi kayınvalidem. Biraz da görülsün istiyordu sanırım. Halbuki kime ne ki diye düşündüm. Bunları taktığını hep görmüştüm ama şıkırdatmasına yeni şahit oluyordum.
Sinirim zıplayarak, “Karar vermedik daha Fahri’yle, birazdan konuşuruz… yani… bir saçım yıkansın da hele Sevim Anne.”
“Fahri kim kızım ya?”
“Kuaför olur kendisi,” diyerek hızlıca yıkmama yerine gittim. Bunalmış hâlim biraz daha artmış gibiydi. Bir kahve istedim yardımcı kadından. Saate baktım. Vakit geçmeye başlamış ama benim için sanki durmaya yüz tutmuştu. Hissizlik; hissetmemenin karşılığı değil de sanki bir şeyleri fazla anlamanın ve buna sıkılmanın adı olmuştu benim lisanımda. Birkaç arkadaşım gelecekti bankadan, belki kafam dağılır birazdan, diye düşündüm. Saçlarım yıkandı, kahvemi alıp sigara içmeye küçük bahçeye çıktım. Bir an özgür hissettim kendimi. Tutsak mıyım ben diye düşünürken telefonum çaldı.
“Efecim iyiyim canım, saçım yıkandı da şimdi. Nasıl? Anlayamadım? Balayından sonra Karadeniz mi? O nereden çıktı şimdi?”
Sertleşmeye başlayınca konuşmamız; bence bir şey uydurup mevzuyu tam bitirmeden, sonra gene ararım, diyerek kapattı telefonu.
Dedeleri gelemediği için onlara uğramamız gerekmiş, birkaç akraba görmeliymişiz, herkes nikâha gelemezmiş, bize yemek düzenlerlermiş… Bir sürü hiç konuşmadığımız, son âna sıkıştırılmış, hatta emrivaki yapılması bir telefon konuşmasına sığdırılmış küçük dünyalarda sıkışmıştım birden. Bunların sırası şimdi miydi? Kendi başına neyin planıydı bu?
Nikâha kaç saat kaldığına baktım. “Nikâhınız askıya yirmi dört saatte alınır,” diyen memura, verdiğimiz iki fotoğrafla nüfus kâğıtlarımız tamam olduğunda, her şey kesinleşmiş olsa bile; muallakta kalan bazı şeyleri şimdi öğrenmek, askıya alınmayı beklemekten çok daha zor gelmişti birden.
Yirmi dört saatte de çözülmeyecekti bu mesele. Ufak tartışmalar, üç gün süren keyifli bir tatilin ardından arabayla saatlerce gidilecek yollar, görünen ama bilinmeyen ufuklar… Beni doğuştan tanıyor gibi “senli benli” olacak, yüzlerini yeni göreceğim, şapur şupur yanaklarımdan öpüp ıslaklığını yarım yamalak sileceğim bana yabancı yanaklar… Hatta o da yetmeyecek, hamsilerin ve fasulyelerin her çeşidini sürekli yiyeceğimiz uzun masalarda Efe ile birbirimizden ayrı düşeceğimiz, kırmızı yanaklı çiçekli elbiseli bir sürü kadınla beraber otururken havaya sıkılan kutlama kurşunlarını duyacağımız vakitlerde, yalnızlığımla burun buruna geleceğimi hayal ettim.
Nikâha kaç saat kaldığına baktım. Zaman ilerliyordu ve ben fazlasıyla yüzeyde duran derinliklere dalmıştım. Fahri’nin sesiyle ayıldım ve aynanın karşısına oturup saçlarımın kurutulmasını izlerken bu düşünceleri kafamdan silmeye çalıştım. Telefonum çaldı, arayan Efe’ydi tabii ki. Biraz kırık biraz soğuk, az önceki konuyu hiç açmadan, fotoğrafçıyı hallettiğini ve tıraşa gideceğini söyledi.
Aynada kendime dikkatle bakarken gözlerimin donukluğunu fark ettim birden. Mecburiyetleri, kuralları, bekletilmeyecekleri, önemsenecekleri gördüm acıyla. Arzu ve aşk çoktan arkalara saklanmış, belki de hiç var olmamış gibiydiler şimdi.
Saçım fönlenmeye başladı. Makyajı yapacak olan Aynur, gözümle kaşımla ilgili bir sürü soru sordu. “Gözü mü belirginleştirelim, dudaklarımı mı öne çıkaralım, yüz buğday rengi mi olsun yoksa beyaz mı görünsün…”
Bir şeylere cevap veriyordum ama sanki verdiğim cevapları hızla unutuyor gibiydim. Nikâha kaç saat kaldığına baktım. Teyzemle, halam girdi içeriye. “Nerde kaldınız?” diye çıkıştım biraz onlara. Yok trafikmiş, yok toruna bakmaymış derken birbirlerine kaş göz işareti yaptıklarını gördüm, bu gerginliğime dair. Ne de olsa gelin olacaktım. Kolay değildi tabii ki. Kolay olmayacak başka şeylerinde olacağını hissettim. Bu kalabalık arasında yalnızlığım daha da sarıp sarmalamaya başladı beni. Sürekli çay içen ve etrafındakilere laf yetiştiren Efe’nin annesi, sanki gülmekten başka önemli bir işi olmayan halası ve abla diye arada yanıma gelen kendi evlilik hayallerinin arasına sıkışmış bir sürü kuzen, yeğen ve onların gürültülü konuşmaları beynimde yankılanmaya başladı.
“Ben bunaldım biraz Aynur. Azıcık bahçeye çıksam olur mu?”
Bir kahve daha söyledim dışarıya. Herkes gerginliğimi heyecanıma bağlıyor, kimse kafamın ne tür garip düşüncelerle dolu olduğunu bilmiyordu. Belki de bunların hepsi vardı da zihnimde, şimdi uykudan uyanmışlardı. Kim bilir?
Efe’yi aradım. Soğuk sesiyle berberde olduğunu söyledi. Ruhu sanki Karadeniz’in yaylalarında kalmış, bugüne kadar bu kadar özlemle orayı anmış gibi, balayından sonra gideceğimizi tekrar tekrar söyledi telefonda. Sinirlendim sonunda iyice. Kapattım telefonu suratına. İktidar mücadelesine dönüşmüştü her şey bir anda.
Karadeniz kararmış, azgın dalgaları bizi de kabartmıştı. Çayları fazla demli olmuş, hamsileri tüm öğünleri işgal etmiş, Efe’yle bunların eşliğinde uzaklaşmıştık âdeta. Belki de çoktan uzaklaşmıştık da Efe coğrafyadaki o yeri işaret edince büyü bozulmuştu birden. İçeriye bile girmek istemedi ayaklarım. Aynur makyaj yapmak için beni sabırla bekliyordu. Girdim mecburen.
Saçlarım toplanmaya başladı. Prova için duvak takıldı kafama. Topuzun şekli şimali belirdi derken Efe’nin annesi yanımda bitti. Topuz uzmanı gibi Fahri’yle saçlarım hakkında konuşmaya başladı. Duymuyordum artık dediklerini.
Nikâha kaç saat kaldığına baktım. Söylenenleri duymaya başladığımda, Efe’nin annesi kulağıma doğru eğildi. “Kızım yanlış anlamazsan sana bir şey söyleyeceğim.”
“Buyurun Sevim Anne.”
“Hah işte ben de bunu diyecektim.”
“Neyi… Anlamadım ki?”
“Bana sadece ‘anne’ diye seslensen… tabii… ben rahmetlinin yerini tutamam ama hiç olmazsa onun yokluğunu da az hissedersin, hem beni de memnun edersin.”
“……..”
Nikâha kaç saat kaldığına baktım. Vakitler hep geçecekti benim için bu saatten sonra ama başka şeyler başlayamayacaktı artık sanırım. Beynim yandı âdeta bu kadının dediklerinden. Hem ağlamaya başladım hem de duvağımı kafamdan çıkardım. Yaram öyle bir kanamaya başladı ki oluk oluk kuaförü kapladı, gelinliğimin beyazını bile kırmızıya buladı sonunda.
Herkesin şaşkın bakışları arasında ayağa kalktım. “Yapamayacağım,” dedim mi, yoksa içime mi konuştum, çok hatırlamıyorum. Telefonum çaldı Efe’ydi. Açmadım, oradan akmış makyajım ve dağılmış saçlarımla çıktım.
Derin bir rahatlama hissederek arabama doğru hızlıca yürüdüm. Hatta kaçtım sanırım.



