Kafatasımızın içinde, yaklaşık 1,5 kg ağırlığında beyin adı verilen organın, sadece bir et yığınından ibaret olmadığı muhakkak. Milyonlarca nörondan oluşan bu hazinenin değerini bilmeden bu dünyadan göçüp giden insanların olduğu gerçeği de yadsınamaz. Bu mucizevi, kompleks yapıyı sürekli doğru bilgilerle beslemezsek etraftan ya da yakın çevreden gördüğü ve duyduğu bilgilerle gelişir. Kayıt altına aldığı bilgiler her zaman gerçeği yansıtmıyor olabilir. Birikimleriyle yüzleşmesi kaçınılmaz olan insan, korteksinin verimli çalışması için kendini sürekli geliştirmeli ve yenilemelidir.
Geçmişten aldığımız kadim bilgilerin tamamının doğruluk oranı elbette ki tartışılır. Yapmamız gereken, doğru olanı ayıklayıp heybemize koymak; üstüne yine doğruların çoğunlukta olduğu bilgi ve birikimleri ekleyerek yol almaktır.
Öğrenilmiş yanlış davranışlar, ilişkilerdeki görev paylaşımı konusunu da olumsuz yönde etkilediği aşikâr. Erkek veya kadın, kendilerine biçilen rollerin dışına çıktığında kılıbık ya da delikanlı kadın olarak yaftalanıyor. İki kişinin ortak varlığı olan çocukların bakımı konusunda şartname gibi görev listesi hazırlamak ne kadar saçmaysa, bu yükü bir kişinin omuzlarına yıkmak da o denli acımasızlıktır.
Çiftlerin koşullu gerçeklik rollerinden çıkıp elzem ihtiyaçları göz önünde bulundurarak iyi bir ebeveyn olmak yolunda çaba sarf etmekten başka yapacak pek de bir şeyleri yok aslında. Taşlarla yumurtalar aynı kapta taşınmadığı gibi, iyi bir ebeveyn olmak için de taklalar atmaya gerek olmadığını düşünenlerdenim. Yaradılıştan gelen duyguları abartmadan kullandığımız takdirde bunun mümkün olduğunu görebiliyoruz.
Dünyadaki en pahalı ve en değerli şey nedir? Lüks arabalar, evler, akıllı telefonlar… Herkesin ihtiyacına ve yerine göre değişkenlik gösteren göreceli bir durum. İnsanların değerleri, ihtiyaçlarıyla doğru orantılı olsa da değişmez değerde şeyler vardır. Evlat gibi…
Bireyler, çocuk sahibi olduklarında anne ve baba olarak özel bir sıfata daha sahip olurlar. Ego denen canavar işin içine girip kısır çatışmaları körüklediği aileler, en güzel anlarını berbat etmek için olanca güçleriyle savaşırlar. Diğer tarafta, bu sıfata sahip olup da olamayan birçok aile düşünüldüğünde, “okula sen götür, ben götür” tartışması yine yaşanır mı?
Evlat, ebeveyn için külfetten ziyade nimet olarak algılanmalı. Bakım konusunda ebeveynlerin ortak hareket etmesi gerekse de bu her zaman mümkün olmayabilir. Bu durumda biri diğerine göre daha çok ilgi gösteriyor anlamına gelmez elbette. Rekabet olarak algılandığında da güç savaşına dönmesi kaçınılmaz olur.
Güç dediğimiz şey, kendimizi bilmekle başlar. Eksiklerimizi dürüstçe kabullenmek, gelişime, iletişime açık olmak, yılmamak, karamsarlığa düşmemek. Öz ışığımızla parıldamaya başladığımızda eşimize, çocuğumuza, dostlarımıza daha yakın olduğumuzu görürüz. Mevlâna’nın, Gandhi’nin, Aristo’nun, Mozart’ın da aradığı işte buydu: insanın kendi öz ışığıyla parlayıp özgürleşmesi.
İnsan, tek başına dünyaya gelse de tek başına hayatını sürdüremez. Topluma entegre olmadan yaşamanın neredeyse imkânsız olduğu bir dünyada yaşıyorsak bunun bedeli de olacak elbette… Sorumluluk, fedakârlık, paylaşım vb…
Çoğu zaman bu davranışları gönüllü olarak sergilesek de zoraki yaptığımız zamanlar olduğu da muhakkak. Hızlı çözümler çoğu zaman uzun vadede ağır bedeller ödetebilir. Özellikle sıkıştığımız anlarda bize ait olmayan şeyler bile cazip görünebiliyor. O anda çözüm gibi duran kararlar bir süre sonra içimizi kemiren bir huzursuzluğa dönüşüyor.
Her insanın bir hikâyesi vardır. Öykülerini tam olarak anlayıp dinlemeden yargıya varmak adaletsizliktir. İnsanları anlamak için ne söylediklerinden ziyâde bazen de nasıl sustuklarına bakmak daha doğru bilgi verebilir.
Kişi, kendini bildiği ve bulduğu anda gerçek anlamda özgürlüğüne kavuşmuş demektir. Felsefi anlamda birçok dayanağı olan bu düşünce için Mark Twain “İnsanın iki doğum günü vardır. Doğduğu gün ve neden doğduğunu anladığı gün,” der.
Her şey seninle başlar…



