Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Beyaz Yeniden

Önündeki yeni deftere bakıyor. İlk sayfası açık. Bembeyaz bir sayfa. Yeni yıl hediyesi olarak verilmiş bu defter yeni bir başlangıcı mı işaret ediyor? Ne yazsa, bilemiyor. Nasıl başlasa? Hangi kalemle yazsa, kararsız. İstiyor ki düzgün olsun bu defter. Sayfalarında karalamalar olmasın mesela ya da köşelerinden yırtılmasın. 

Bu her zaman olan şey değil miydi aslında? Ne zaman yeni bir defter alsa, önce inci gibi yazmaya başlar, sonradan çalakalem yazılar ve karalamalar defteri ele geçirir; defter de yarım kalmış hikâyeler de aynı karmaşanın içinde kaybolur, giderdi.

Şimdi aynı şey olmasın diye yazmaya başlayamıyordu. “Dursun,” dedi kendi kendine, “dursun.” Defteri bir kenara koydu. Dolma kalemini çıkardı, uzun süre kullanmadığı için mürekkebi kurumuştu. Yeni bir kartuş taktı. Koyu pembe, gül kurusu bir renkti taktığı. 

Masanın başında otururken dışarıdan gelen sesleri dinliyordu. Bir araba geçti, uzaktan bir köpek havladı, rüzgâr kapının önündeki ağacı salladı. Hayat devam ediyordu ama onun için zaman durmuş gibiydi. Önündeki sayfa, bütün bu sesleri yutuyordu. 

Arkasına yaslandı. Odanın duvarlarındaki fotoğraflara baktı. Bugüne dek sahip olduğu bütün kedilerin fotoğraflarıyla doluydu. Yüzüne bir gülümseme yayıldı. Onlarla geçen günleri düşündü, her biriyle birer anı hatırladı. Sonra yerinden kalkıp, pencerenin önüne gitti. Dışarıyı seyretmeye başladı. Geçen arabalara bakarken çocukluğunda babasıyla oynadığı oyunu hatırladı. 

“Geçen üçüncü araba benim olsun baba.”

“Tamam beşinci de benim olsun.”

Pencere başında yarım saat kırk dakika oyalanır, zaman geçirirlerdi. Hele yağmurlu bir havaysa daha eğlenceli gelirdi oyun ona. Babasının kucağında otururken, hiçbir derdi olmadığı o günlerde. 

Hatıralar birbirini kovaladı. Her hafta sonu evin yakınındaki parka gitmeleri, orada badminton oynamaları, akşamları gittikleri Galatasaray basketbol maçları, maç arasında yedikleri, evde hazırladıkları sandviçler, yürüyerek eve dönmeleri, bitmeyen sohbetleri.

Tüm bu hatırladıklarını yazmak istedi. Beyaz sayfa masanın ortasında duruyordu. Ne bir çizik vardı üzerinde ne de bir leke. İnsan o beyazlığa bakarken hafif bir tedirginlik hissediyordu. Beyaz sayfa, bu hikâyede -hiç istemese de- derin anlamlar yüklenmiş ve her şeyin mümkün olduğu ama henüz hiçbir şeyin gerçekleşmediği bir yer olarak başrolü üstlenmişti. 

Boş defter, yeni başlayan bir yıl. Bu defteri temiz ve inci gibi yazılarla doldurmak istemesi, aslında hayatının bundan sonrasının da düzgün olmasını istemesiyle orantılı olduğunu fark etti. Tabii ya. Temiz defter, temiz hayat; beyaz sayfa, yeni bir başlangıç.

Yarım kalan işler, yarım kalan aşklar, yarım kalan defterler. 

Bu yüzden başlayamıyordu, deftere de yaşamın geri kalanına da. 

“En iyisi kalkıp evdeki işleri yapmak,” diye geçirdi aklından. Hem yarım saat kafasını boşaltırdı, yeni fikirler gelirdi belki. Mutfağa gitti. Kıymayı çıkardı. Rondodan soğan ve ekmek içini geçirdi. Baharatları attı. Yoğurduğu kıymaya şekil vererek köfteleri payreks tabağa dizdi. Fırın saatini kurup mutfaktan çıktı.

Biraz daha oyalanmak için çarşaflarını değiştirdi. Kirlileri makinaya attı. Toz aldı. Beli ağrıdı. Fıtığı vardı senelerdir. Bazen ağrıyordu böyle. Rahat koltuğuna oturup ne zamandır izlediği mini diziyi bitirmeye karar verdi. İki bölüm kalmıştı. Kırkar dakikadan seksen dakika eder, neredeyse bir buçuk saat. 

Oturduğu yerden dışarıda havanın bozduğunu anlıyordu. Pencere önünde ağaçlar sallanıyordu. “O ağaçlar bir zamanlar tohumdu,” diye düşündü. Toprağın içinde, karanlıkta, hiçbir şeye benzemeyen küçücük bir ihtimal. Sonra toprak çatladı ve ağaç oldu. Bu beyaz sayfa da böyleydi: Henüz toprağı çatlamamış bir tohum.

Diziyi bitirdikten sonra masaya oturup defterin başına geçti. Dolmakalemi eline aldı.  Kalemin ucu sayfanın üzerinde bir an duraksadı. Zihninden kelimeler geçiyordu; çocukluk anıları, yarım kalmış cümleler, söylenememiş itiraflar, terk edilmiş şehirler. Ama hiçbiri beyaz sayfaya inmeye cesaret edemiyordu. Çünkü bir kelime yazıldığı anda, artık geri dönüş olmayacaktı. Beyaz sayfa bir hikâyeye dönüşecekti.

İlk kelimeyi yazdı, sonra diğerini. Cümleler oluştu, paragraflar birbirini izledi. Beyaz alan daraldıkça, hikâye genişliyordu. Kendini rahat bıraktığında kelimeler aktı gitti. Dolmakalemi sayfaların üzerinde kayıyordu. Defter üzerindeki kelimeler cümlelere, cümleler hikâyeye dönüştükçe morali de düzeliyor, yazdıkça daha çok yazmak istiyordu. Üstelik yazısının düzgün olup olmadığına da aldırmıyordu. Sessiz odada gürültülü bir zihinle baş başaydı. Bir noktadan sonra sayfanın kenarına taşan satırlar, içindeki düğümlerin çözüldüğünü haber veriyordu. Yazmak, yine işe yaramıştı.

Sırtını dinlendirmek için arkasına yaslandı. Odayı loş bir ışık dolduruyordu. Pencereden baktığında kar yağdığını gördü. Her yer bembeyaz olmuştu. Çocuklar gibi sevinerek sitenin bahçesine inmeye ve karların içinde yürümeye karar verdi. Işığı kapatıp odadan çıktı. Üzerine kalın bir şeyler geçirdi. Bir müddet kar botlarını aradı. Sonunda dolabın dibinde buldu. 

Bahçeye inmek üzere kapıyı kapatırken, dışarıdan içeri süzülen beyaz parlaklık defterin sayfalarını aydınlatıyordu. 

Banu Kalkandelen
Banu Kalkandelen
1968 yılında İstanbul’da doğdu. Sırasıyla Maçka İlkokulu, F.M.V. Özel Işık Lisesi ve Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Yazmaya ortaokul yıllarında başladı. Milliyet Sanat Dergisi’nin açtığı “Genç Yazarlar” yarışmasında dereceye girdi. Kedim ve Ben sitesinde hayvan hikayeleri ve Kedici dergisinde makaleler yazdı. Profesyonel bir ajansta yazarlık, serbest içerik yazarlığı ve çevirmenlik yaptı. “Yazıya Giriş” ve “İleri Öykü Teknikleri” atölyelerini tamamladı. Editörlük tecrübesini geliştirirken çeşitli edebiyat dergilerinde öyküleri yayımlandı. “On Dört Pandabiyat Öykü Seçkisi” kitabında öyküsü ile yer aldı.

POPÜLER YAZILAR