O sabah yalnızlığından ve kapalı perdenin kıyısından inatla sızan güneşten başka biri yoktu yanında. Işık odayı bıçak gibi baştan başa kesiyor, karşı duvarda duran ve her fırça darbesini ezbere bildiği tabloya vuruyordu. Akrilik yaprakların kıvrımlarına dokunup karanlığın unutturduğu gerçek renklerini hatırlatıyordu ona. Sadece birkaç dakika sonra aynı ışık, resimdeki küçük gölete inince bu kez de balıklar oynaşmaya başlardı ıslak mavilikte. Ancak ne zaman ki güneş tabloyu aşıp duvar kâğıdına değerdi, o zaman korku düşerdi içine. Tekinsiz, kirli, lekeli duvara bakmamaya çalışırdı adam. Bakarsa geçmişinden bir çığlık, inleme ya da yakarış duyacağını hissederek titrerdi.
Her sabah olduğu gibi ışık komodine değdiğinde açıldı kapı. Her şeye rağmen neşeli ve bol etli hasta bakıcı, göbeğini, kalçasını kapının çerçevesine çarpa çarpa arabasını itekledi. Yüzünde, her zamanki gibi odanın havasına uymayan bir parıltı, bir yumuşaklık vardı. Adam, yatakta kımıldanarak yüzünü ışığın kaynağına döndü.
Kadın cıvıldayan bir sesle “Gel bakalım,” dedi ve esaslı bir elenseyle adamı bir hamlede yataktan sandalyeye çekti. O, yığılmış bir çuval gibi beklerken kadın yatak çarşaflarını çekiştirmeye başlamıştı bile. Parlayan küçük balıklar gibi saçılan toz taneleri havada yüzmeye başladı. Günün en ilginç anı bu küçük zerreciklerin dansını izlediği zamandı. Sürü balıkları aynı anda önce yukarı, sonra aşağı, sonra da çarşafın hareketine göre farklı yönlere doğru kaçışıyorlardı.
Çarşaflar değişince perdeyi yırtarcasına çekti kadın. Odaya saldıran güneş ışığı şimşek gibi çakmıştı. Gözleri kapalı, dinledi adam. O tanıdık tıkırtı ve yüzünü yalayan serinliği hissetmeyi bekledi. Yanında binbir kokuyla geldi serinlik. Mevsimlerden bahar mıydı? Yoksa yaz mı? Yoksa çoktan sonbahar mı olmuştu?
Burnunun kapısından teklifsizce süzülen havayı içine çekti; tatlı çiçek kokusundan, egzoza, ekşi çöp kokusundan, taze biçilmiş çim kokusuna kadar sayısız koku ve bir o kadar da anı dizildi göz pınarlarına. Hasta bakıcı, “Aa! Yine mi ağlıyorsun?” dedi ve yumuşak ellerinin ayasını adamın yanaklarına dayayıp gözyaşlarını sildi. “Ağlama, bak ben buradayım.” Saçını okşadı. Omuzlarına bir battaniye örttü.
“Televizyonu açayım mı? Sana arkadaş olur,” dedi. Kaşlarını güçlükle kaldırdı adam. Televizyonun karanlık ekranından gördüğü yansıması, onu şu anda tutan tek şeydi. Gece olup yatağına döndüğünde uyanıp bu odadan yürüyerek çıkacakmış umudu yeşerirdi içinde. Her sabah ekrandaki eksiklerini görünce kan gibi sıçrardı yüzüne gerçekler. Hayatını sonsuza kadar değiştiren o an, belleğine saldırırdı. Sadece bir an! Siz bu cümleyi okuyana kadar geçen sürede olup bitmişti her şey. Hep birlikte söyledikleri şarkının coşkusuyla pedala biraz fazla dokunan ayağı, farların ışığıyla donup kalan bir çift göz ve bir mum sönmesin diye tüm dünyanın kararması… Geriye kalan hayat artığının da bu tozlu zaman dilimine tıkılıp kalması…
Hasta bakıcı girdiği gibi çarpışa çarpışa getirdiği neşeyi alıp gittikten ve tozların her biri yerlerini bulduktan sonra, güneş de ağır ağır çekildi odadan. Karanlık üzerine ikinci bir örtü gibi serilince anladı adam; bu gece döngünün son halkasıydı.



