Anı işte. Çöp değil. Yok olmuyor çürüyüp gitmiyor. Gizlendiği bir yerden atlayıveriyor insanın önüne. Karşılaşma olasılığı hep var. Beklenmedik bir akşam esintisi gibi okşayıp geçiyor yanaklarını. İşte o an zaman insanı kendi ritminin dışına atıveriyor. Kısa bir sürgünlük hâli.
Adam, unuttuğu bir şey varmışçasına ara sıra geriye dönüyor, güneşin batarken yaydığı kızıllığa bakıyor, tekrar yoluna devam ediyordu. Bir ara döndü, öylece kaldı. Ufuktaki kızıllık Nadide’nin saçlarına ne kadar benziyordu. Gün ışığı Nadide’nin o ateş parçası kıvrımlarına ellerini dolamış boynunu kollarının arasına almış, ufka doğru çekiliyordu. Gözlerini kapadı. Bu aldatıcı imgenin bir süre sonra gözden kaybolacağını biliyordu adam. Yüzünü okşayan meltemin kokusunu içine çekti. Dalgaların sesi kulağına çarptıkça Nadide’nin sesini anımsamaya çalıştı. Mutluluk bu kadarcık bir şeydi işte. Mutluluk o kızıl saçlı kızın özlemini hâlâ yüreğinde taşıyor olmasıydı. Tam beş yıl yüreğinin bir kenarında batmayan bir Güneş. Ufuktaki, hayatının ilk yarısını anımsatan silikleşip giden imgeye bir kez daha baktı. Cızırtılı bir ses, görüntüyle birlikte kaybolup gidiyordu. Belli belirsiz gülümseyerek yürüdü. Minik kızı önünde, annesinin elini bırakmış, kumlara bata çıka koşuyordu. Hayatının ikinci yarısında bulduğu huzur tablosu önündeydi. Onlara yetişmek için hızlandı. Küçük kız ona doğru kollarını açıp koşmaya başladı. Adam neşeli adımlarla kendine doğru gelen Linda’yı bir iki kez yukarı kaldırıp tekrar indirdi. Linda küçücük yüreğinden kocaman çığlıklar atıyordu. Adamı kendi zamanına döndüren çığlıklar. Mutluluk en çok da buydu işte. Onları sıkıca sardı. Genç adam ortada öylece bırakılmış, ara sıra sancıyan bir anıyı anımsatan ufuktaki silüeti arkada bırakıp eve doğru yürüdü.



