Gökyüzünün şiddetli çığlığıyla uyandı yatağında. Hoş, en sevdiği havalardı bunlar ancak bugün sevdiği havanın habercisi olarak değil de sanki uzak diyarlardan bir haber getirmişçesine heyecanlı ve bir o kadar da ateşli bir şekilde gürlüyordu gökyüzü. Yatağından usulca kalktı. Ayılmak için banyoya adım atarak sıcak suyun altına teslim etti kendini. Saçlarını sanki hiç yıkanmamışçasına, lavanta kokulu şampuanıyla bir güzel ovalayıp, bol sabunla vücuduna kese yaparak derisindeki ölü ne varsa temizledi, bornozuna sarındı bir çırpıda. Kafasındaki sis dağılmıştı, derin bir nefes alarak mutfağa, o çok sevdiği kahvesini pişirmeye gitti. Cezveyi çekmeceden çıkartıp su ve kahveyi doldurarak pişirmeye koyuldu. Altındaki har ateşte pişmesini beklemek için salona geçip sandalyeyi çekti, pencerenin kenarına oturarak manzaranın, o haberci çığlığın mektuplarını beklemeye başladı.
Bir ay olmuştu biricik eşini kaybedeli. Uzun boylu, esmer; yüzünden gülümsemesini hiç eksik etmezdi kocası. Sessiz, çok konuşmayan ama gerektiği yerde konuşan birisiydi. Kolay kolay sinirlenmezdi ancak öfkelendiği zaman, bu öfkenin nasibini alırdı herkes. Bir tek kötü yanı vardı, o da buydu işte. Bir öfkelenirse masum da yanıyordu onun gazabında. Alevi herkesi yakıyordu ancak kimseye zarar vermiyordu. Nasıl ki aleviyle ortalığı yakıp kavuruyorsa, onu söndürmeyi de biliyordu ve en çok da bunu seviyordu Ankita. Kocasının kolay sinirlenmeyişine ve sinirlenip alev topuna dönüşse bile kimseye zarar vermeyişine, en önemlisi de o kıvılcımı ustalıkla söndürebilmesine imreniyordu. Ankita da sakin ruhluydu ancak heyecanlı bir doğası vardı. Bilinen bilinmeyen her şeye karşı heyecanlanıyor, merak duyuyordu ancak o da kocası gibi heyecanını kontrol altına almasını biliyordu. Ne yazık ki öfkelendiğinde öfkesinin geçmesi günler sürüyordu ancak kocasının ölümüyle derinden sarsılmış, kendinden bir parçanın kopup gittiğini hissediyordu. Sanki yarı yaşayandı o; yarı yaşayan ve yarı ölü.
Ölüm haberini duyduğu o ilk günler bir türlü uyuyamamış, kâbuslarla yatıp kâbuslarla kalkmıştı. Ani bir şekilde ayrılmıştı bu dünyadan. Uzun zamandır iş dolayısıyla ve dostlarıyla yaşadığı sıkıntılardan dolayı stresli olduğunu ve strese bağlı anksiyete de geliştiğini biliyordu Ankita. Bu aralar, aralarının da pek iyi olduğu söylenemezdi. Esmer, güzel teninde gülücüğü eksik olmayan adam; eve yüzü beş karış bir şekilde gelmeye başlamıştı. Yemek yemiyor, daha doğrusu unutuyor ve Ankita yemeğe çağırdığı zaman yemeğe gelebiliyordu. Ankita’yla da vakit geçirmiyordu uzun zamandır. Evden işe, işten eve gidip geliyordu ağzını bıçak bile açmadan. Bir hayalet misaliydi onun varlığı. Ne zaman gelip ne zaman gittiği de belli olmuyordu. Kimi geceler Ankita yalnız uyuyordu yataklarında. Gözyaşları eşlik ediyordu uykusuna. Kocasına kızgın değildi aslında. Onun bir suçu yoktu ne de olsa. Asıl kızgınlığı ve üzüntüsü, kocasının geçtiği bu zor dönemleri kendisine anlatmayışıydı. Sürekli güçlü görünmeye çalışıyordu. Ankita’yla elinden geldiğince iyi vakit geçirmeye çalışıyor, onu mutlu etmeye, gönlünü almaya çalışıyordu ancak ne zaman özür dilese gene aynı şeyler nüksediyordu.
“Halbuki açsa içini, rahatça benimle her zaman yaptığı gibi, ona daha çok destek olmaya çalışırdım. Biraz daha anlamaya gayret eder, derdine derman olmaya çalışırdım,” diye düşünüyordu Ankita hüzünle.
Yalnız uyuduğu diğer bir gecenin ertesi sabahı uyandığı vakit kahvaltılık için markete gitmişti. “Az sonra gelir,” diye düşündü kocası için, bu aralar hep o saatlerde geldiği gibi. Eve döndüğü zaman kocasına seslendi ancak bir yanıt alamadı. Aradı ama telefonu da kapalıydı bu sefer. “Neler oluyor?” diye düşünerek endişeyle evin odalarına tek tek bakmaya başladı. Banyoya gittiği zaman o korkunç manzarayla güne başlamıştı Ankita. Kocasını kanlar içinde, küvette sırtüstü bir şekilde, kafası hafifçe yana düşmüş bir şekilde, bileklerinden oluk oluk akan kanlarla boylu boyunca uzanırken bulmuştu. Beynine yıldırım çarpmış gibi olmuştu. Karnına şiddetli bir sancı düşmüş, gözleri etrafı seçememeye başlamıştı. Vücudu korku ve şoktan terle sırılsıklam olmuştu. Elleri kontrolsüzce titremeye başlamıştı. Midesinden yükselen ani safrayı klozetin içine kusarak boşalttı ve kocasından gözünü ayırmayarak gözlerine hücum eden ve bir süre tutmaya çalıştığı gözyaşlarına engel olamayıp içi dışına çıkıncaya kadar kollarını klozetin kenarına dayamış, başını da kollarının arasına alarak ağlamaya başlamıştı.
Apansız terk etmişti Ankita’yı. Ne bir not bırakmıştı ardından ne de bir sesli mesaj. Sessizce gitmişti bu dünyadan. “Neden bir şey bırakmadı bana? En azından bir şey bırakabilirdi bana onu hatırlatacak. Neden Arjun? Neden? Böyle bir veda olmamalıydı. Yaşanacak daha güzel günlerimiz vardı birlikte. Beraber tüm bunların üstesinden gelecektik. Yarım kaldık,” diye düşünürken kahvenin taşan sesini duyup hemen bu düşüncelerinin arasından sıyrılarak ocağa koştu. Gökyüzüne baktığında büyük bir aydınlıkla ardından gelen gök gürültüsünün çığlığı, az kalsın onu kahvesiyle beraber yere düşürecekti ki son anda dengesini bulup Arjun’la birlikte oluşturdukları kitaplığa doğru yürüdü. İkisinin de çok sevdiği bir şiir kitabını aldı ancak içinden bir zarfın düştüğünü gördü. Bunu daha önce hiç görmemişti; “Hem böyle bir küçük zarf neden kitabın arasına yerleştirilmiş ki?” diye düşünmeden alamadı kendini. Kahvesini yavaşça masanın üstüne koyarak zarfı büyük bir merakla aldı. Zarfın üstünde “Güzel Ankita’ma” yazan bir yazı görünce yüreği heyecanla hop etti. Bu Arjun’dan geliyordu. “İşte şimdi her şey açıklığa kavuşacak sanırım,” diye düşünerek titreyen elleriyle, gözlerine yaşlar hücum ederken bir çırpıda mektubu okumaya başladı.
Sevgili Ankita’m,
Seni böylesine ani bir şekilde bıraktığım için beni affetmeni istiyorum. Sana ve eğer yaşayacak olsaydım yaşayacağımız o nice güzel günlere veda etmenin benim için ne kadar zor bir karar olduğunu bilemezsin, inan bana; ancak artık dayanamıyordum. İnsanların küçük düşürücü gülümsemelerine, iğneleyici ve aşağılayıcı hareketlerine katlanmaktan, hele tüm bunları yaşamama rağmen sana karşı güçlü ve mutlu görünme çabalarımın altında çırpınmaktan yoruldum. Sürekli güçlü görünmekten ve iyiymişim gibi rol yapmaktan yoruldum. Sana da bir şey söylemek istemedim çünkü ben yeterince acı çekerken senin de acı çekmeni, o güzel yüzünün solmasını istemedim. Acılarımın yeterince ilişkimize ve sana nüfuz ettiğini gördüm ve bu işkenceyi daha fazla sürdürmek istemedim. Bu ikimiz için de daha iyi oldu belki de. Biliyorum, “Başka bir çözüm yolu bulurduk, böyle yapman bir çözüm getirmez,” diyeceğini ama inan başka bir çözüm yolu olsaydı bunu bizzat kendim gerçekleştirmiş ve şu an tam karşında beraber sabah kahvemizi yudumluyor olurduk. Seni hep sevdim ve her daim de seveceğim. İyi ki benim karım olma onuruna sahip olmuşsun. Kendine çok iyi bak.
Seni tüm kalbiyle seven Arjun.
NOT: Hayatta değilim diye senin de yanında olamayacağımı zannetme sakın. Bir bakmışsın bir gün kelebek olup parmağına konarım, bir bakmışsın gökkuşağı olup fırtına sonrası tüm renklerimle sana ışık saçarım. Kim bilir? Ben hep senin yanındayım.
Boğazı düğüm düğüm, konuşmaya çalışsa bile konuşamamıştı Ankita. Gözyaşlarıyla mektubu okumuş ve “Mizahi kişiliğini burada da kullanmış,” diyerek hafif bir tebessümle burnunu mendille sildi. Başını mektuptan kaldırıp pencereden dışarıya bakınca fırtınanın çoktan dindiğini gördü. Her yer yağmur sularıyla temizlenmiş, mis gibi bir yağmur kokusu her yeri sarmıştı.
Gökyüzüne bakınca birçok renk süzmesinin ardı ardına dizilmiş, olağanca güzelliği ve zarafetiyle yeryüzünü aydınlattığını gördü. Gördüğü şey karşısında nefesi kesilmiş bir hâlde sandalyesinden hızlıca kalkarak pencereye yaklaştı ve yüzünde geniş bir gülümsemeyle gökyüzüne renk katan bu gökkuşağının da ona içten, kucaklayıcı ve özlemle gülümsediğini gördü. Bu oydu. Biricik kocası gelmişti ziyaretine, gözle görülür bir formda. O buradaydı. Ve burada olacaktı…..



