Öyle bir dünya düşünün ki düşlerinizde imgeler canlansın, öyle bir dünya düşünün ki zihninizdeki şekillerinle donansın, öyle bir dünya düşünün ki evreniniz puantiyelere sarılı kalsın. Sözünü ettiğim kişi, günümüzde çalışmalarına devam eden avangart sanatçılardan biri olarak kabul edilen Yayoi Kusama. Uluslararası bir üne sahip olan sanatçı yaptığı resimlerle, enstalasyonlarla, edebiyat gibi pek çok sanat dalında kendine yer edinmiş olup, başarıları ve sanatıyla dikkat çekmeye devam etmektedir. ‘Peki kendisini bu derece üne kavuşturan ve ilgi uyandıran yapıtlar yapmaya yönelten nedir?’ diye baktığımızda karşımıza çıkan; bir çocuğun on yaşında yaşamış olduğu travmaları, sonrasında gördüğü halüsinasyonları ve dahası bunları resmetmesiyle oluşturduğu dünyasıdır aslında.
Çalışmalarındaki başarıları şöyle bir köşede dursun, ben Yayoi Kusama’nın yaşadığı hastalığın onu ne derece etkilediğine ve onu sanat ikonu haline gelmesinde bu travmanın onu nasıl bir dehaya dönüştürdüğüne değinmek istiyorum. Uzun yıllar bu hastalıkla başa çıkmaya çalışan sanatçı halen isteğiyle bir klinikte yaşantısını devam ettirmektedir.
Kusama’nın anlatımına göre, bu rahatsızlığın temelinde babasının kendisini aşağılaması, çapkınlıkları ve annesinin baskılayan tavrı yatar. Sanatçının çizdiği puantiyeler, onun imzası hâline gelmiştir. Dahilikle çılgınlık arasında gezinen sanatçı, bu travmasını hayatına farklı bir adım atarak sanata dönüştürmüştür. Belki de onun miladı bu puantiyeler, gördüğü desenler, çevresini saran çiçekler olmuştur. “En büyük isteğim bir gün ressam olabilmekti,” diyen sanatçı, on yaşından itibaren sürekli resimler çizdiğinden ama annesinin onun resim yapmasını istemediğinden bahseder. Annesinin, onun bir gün zengin biriyle evlenmesini ve bir ev kadını olarak yaşamasını istemesinden de söz eder. Hatta öyle ki annesi, onun küçük bir kızken bütün boya ve tuvallerini alıp götürdüğünden de bahseder. Sanat ise onun ailesine karşı gelmek için var ettiği bir şeydi. Taşrada yaşayan Kusama, yaşadığı zorluklardan bir süre sonra buradan kaçmayı da aklına koymuştu. Bavulunu çizimlerle dolduran sanatçı, hayatına yeni bir adım attı ve New York’a geldi. Bu bakış onu, New York’ta kendini ifade etme fikrine yöneltti. Sanatına duyduğu derin aşk ve tutkusu ile içinde sakladığı yetenek, onun daha sonra dünyaca ünlü bir isim olacağının ilk sözünü kendine vermesine sebep oldu. New York’a geldiğinin ilk zamanlarında sanatta erkek egemen bir dünya olması ve sanat çevrelerinin erkek hâkimiyetinde olması onu zorlu bir sürece itti. Sanatını icra ettiği o yıllar zordu onun için. Bunu kadın kimliğiyle yapmaksa daha da zordu. On metreye kadar uzanan tuvaller ve çizimler artık tuvali aşar olmaya başlayınca, bu çizimleri yere, tavana, duvarlara da çizmeye başladı. Tüm odayı bu çizimlerle dolduruyordu. Uzaklara baktığında gördüğü halüsinasyonlar, bu görüntülerin çıkmasına neden oldu. Bu durum onu çevresel sanat yapmaya yöneltti. Onun bu yeteneği ise izleyenlerde hipnotik etki yaratır gibi bir izlenim uyandırıyordu.
Kusama’ya kadar perspektif ve sonsuzlukla ilgilenen pek çok sanatçı olmuştur. Fakat ressamın mekân algısıyla oynuyor olması onu diğerlerinden ayırmıştır. Konularının ana temasını saplantılar, fallus saplantısı ve korkular oluşturmuştur. Her yerde çiçekler gören sanatçının paniğe kapılmasına sebep olmuştur. Bunalımlı zamanlarında çok fazla resim yapmıştır. Tokyo’ya dönmüştür sonrasında. Burada yeniden sıra dışı bir adım atmıştır. Çünkü orada New York’taki gibi tanınmamakta ve bilinmemektedir. Bu durum onun kendi kabuğuna çekilmesine sebep olmuştur. Fakat o bu durumu da yönetmeyi bilmiştir. Gündüzleri Tokyo’nun banliyö semtinde onun için ayrılan atölyede ve ona tahsis edilen asistan ekibiyle çalışmaktadır. Farklı durumlar için ayrı ayrı yerleri vardır. Resimleri için, kütüphane için, arşivi için… Profesyonel duruşunu burada da sergileyen sanatçı, sabah 9.00, akşam 18.00 arasında çalışmalarını sürdürmektedir. Aklından geçen onca halüsinasyonu yönetmek ve kontrol altında tutmak kolay olmasa gerek. Bunda, geçirdiği travmanın etkisinin büyüklüğü de söz konusudur elbet. Halbuki tüm bu düşünceler, sıradan bir insan için delilik gibi görünse de o bu hastalığını sanatına kanalize etmiş bir sanatçıdır. Bu durum ise onu sıradanlıktan uzaklaştırıp sıradışı bir sanatçı yapmıştır.

Kusama, 1929 yılında Japonya’nın Nagano şehrinde varlıklı bir ailede dünyaya geldi. Avangart sanatın önemli temsilcilerinden biri olan Kusama; ekspresyonizm, minimalizm, pop art, feminist sanat yaklaşımlarını kullanarak kendine özgü bir stil geliştirmiştir.
Kyato’da Japon resim sanatı üzerine bir süre eğitim aldıktan sonra Kusama, 1958 yılında okulunu bırakıp New York’a taşındı. 1973 yılında Japonya’ya geri döndü. İki yıl sonra obsesif kompulsif nevroz tedavisi için bir kliniği girdi; bugün hâlâ orada yaşıyor ve çalışmalarına devam ediyor.
On yaşında gerçekçi halüsinasyonlar görmeye başlayan Yayoi, yanıp sönen ışıkları, auraları, bir yerleri dolduran noktalar olarak tarif ettiği görselleri sanatına işledi. Sanatçının bu halüsinasyonlarda çiçeklerin onunla konuştuğu iddiası bile vardır. Onun sanat eserlerine baktığımızdaysa yaşadığı bu deneyimi görmekteyiz. Bir röportajında şunları da paylaşır: “Bir gün masa üzerindeki çiçek detaylarına bakıyordum. Sonra tavana baktığımda bu çiçek desenlerinin tavanı kapladığını gördüm. Sonra baktım, odanın her yerini kaplamışlar. Kendimi bir anda yok olmuş hissettim. Böyle uçsuz bucaksız zamanın içinde sonsuzluğa doğru kendimi yuvarlanırken hissettim, uzayın bütünlüğüyle bir oldum. İnanılmaz derecede korktum. Kaçmam gerekiyordu yoksa bu kırmızı çiçekler hayatımı alacaklardı elimden. Yukarı doğru koşmaya başladım. Sonra kaydım. Ayağımın altından kaydı her yer ve sonra bileğimi incittim.”
II. Dünya Savaşı yıllarında Yayoi Kusama, on üç yaşında Japon ordusuna paraşüt dikmekteydi. Ergenlik döneminin karanlık geçtiğini söylemektedir. Bu savaş yılları ve ergenlik yılları kişisel gelişimi öğrendiği yıllar olmuştur. 1948 yılında Kyoto’da Japon geleneksel sanatını öğrenmeye başlamıştır. Fakat 1950 yıllarında soyut formlar oluşturmayı tercih etmiştir. Onu üne kavuşturan puantiyelerini hem suluboyada hem guajda hem de yağlıboyada ortaya çıkarmaya başlamıştır. Heykellerinde, resimlerinde, dekorasyonlarda bu halüsinasyonların etkisini görmekteyiz. 1960 yıllarda stilini değiştirse de puantiyelerden vazgeçmemiştir. “Dünya yuvarlak, güneş yuvarlak, gezegenler yuvarlak, her şey yuvarlak; “Benim yuvarlaklar çizmem ve size sonsuzluğu çizimlerimle ifade etmem ve bunu yaşatmam bir anlamda hayat felsefem,” diyor kendisi. Bunu başarıyor olması da, ayrı bir özellik ve anlam katmanı katıyor çalışmalarına.
Yaşamına travmalarıyla başlayan, ailesinden yana yüzü gülmeyen, yaşadığı travmalarını sanata dönüştürmeyi bilen, avangart sanatının önde gelen isimlerinden olan Yayoi Kusama halen çalışmalarına devam etmekte, profesyonel yaklaşımını sürdürmekte ve bizleri halen sanatıyla büyülemeye devam etmektedir.



