“Yedi kız büyüttükten sonra
sekizinci harikası olduğuma beni inandıran büyükbabama.”
…
1970 senesinin bilmem kaçıncı ayının, bilmem kaçıncı gününde doğdum. Bilmiyorum diye hor görmeyin, eskiden öyleydi. Şimdiki gibi doğum günü, doğum saati, yükselen burç yoktu. O günlerde Ankara yine kar altında, aynı 93 senesindeki gibi Uğur’u saklamıştı bağrına o zaman Cebeci. Ah, siz bir de onu dinleyin. Tamam sustum, konumuz bu değil. Bir şekilde doğup geldim bugünlere. Hem de ne gelmek, buraların en büyüğü, en meşhuru oldum. “Mezarlığın da meşhuru mu olur?” demeyin. Yolunuzu bir düşürün Ankara’ya, sorun bakalım beni bilmeyen var mı? Kime sorsanız eliyle koymuş gibi bulur beni.
Yanlış hatırlamıyorsam iki yaşında falandım, gencecik çocukları, peşi sıra getirip sakladılar bana. Nereden çıktı saklamak demeyin, herkesin bir mizacı var, bizde de böyle, mizacımızda gömmek yok. Ben ve arkadaşlarım, her bir insan evladını toprağa saklarız. Geçenlerde Gonca Vuslateri anlatıyordu Erkan Can, annesi ölen arkadaşına sormuş: “Sakladın mı anneni?” diye. Bizi gerçekten anlayan bir insan evladının olduğuna sevindim, ne yalan söyleyeyim. Neyse, bu gencecik çocukları toprağıma sakladım. Sonradan anlaşıldı haklılıkları, e bunları astıran da yargılanıyordu ama yargı süreci devam ederken ölüverdi deyyus. Saklamadım onu toprağıma. İnanmazsanız, gidin bakın Wikipedia’ya, tabii erişim yasağı yoksa. Yargısı tamamlansaydı, Anıt Mezarlık da saklamazdı onu. Bazen de söz hakkımız olmuyor böyle. Gerçi anarşist diye yaygara kopardıkları gençleri de “Saklar mısın?” diye sormamışlardı ama sorsalar da hayır demezdim.
Ne anlatacaktım, konu nerelere geldi. Son zamanlarda iyice gitti aklım, yolun yarısını devirdim tabii, gidip geliyor arada. En büyük olmanın da böyle derdi var, bunca yası saklamak, bağrına basmak kolay değil. Bu kadar hemhal olmak yük mezarlığa. Gelelim esas konumuza, bugün taşradan bir mezarlık ulaştı bana, adını şimdi hatırlayamadım. Nasıl ulaştı diye sormayın, bizim de kendi çapımızda bir iletişim ağımız var. Elmalı Köyü Mezarlığı mıydı neydi. Adamın biri, dört yıl evvel yer seçmiş bunların oradan kendine, kimseye sormadan etmeden, beş kuruş para vermeden. Kazdırmış yerini, üzerini de bir güzel sacla örttürmüş. Daha bir hafta olmamış işte öleli. Karda kışta kimseyi yormamış, saklatmış kendini. Bizim taşra mezarlığı da kentlerde, mezarlık işinde çok paralar döndüğünü duymuş. “Mezar yeri ayırtmak falan elli, altmış bini buluyormuş. Doğruluk payı var mı?” diye sordu.
Sanıyor ki burada günde tek defin var. Haberi yok! Bazı günler trafikten, insan kalabalığından geçilmiyor. Bazen günde üç dört defin oluyor. Bu kadar sürümün olduğu yerde, sen evvelden mezar yeri seçip ayırtacaksın… Nerede… Soyarlar adamı. Hele bir de sulama çayına nazır, manzaralı olacak ve beş kuruş vermeyeceksin. Üstüne üstlük adam bir üst kısmı da karısına ayırtmış. Bilirmiş gibi de tembihlemiş kadına: “Ben öldükten sonra buralarda çok oyalanmak yok. Senin yerin de hazır, gelirsin yanıma.” Yetmiş beş yıl aynı yastıkta, dile kolay. Tabii adamın dediği olursa, kalanların başı ne kadar sağ olur, bilmem.
Yine bir kadın vardı buralarda, buralarda dediysem ben de yer kalmadı artık, Gölbaşı Mezarlığı revaçta. Biz hep iletişim halindeyiz, nereden biliyorsun diye sormayın artık. Herkes işi düştükçe bir şekilde buluyor dermanını. Bizim camiaya henüz yapay zekâ gelmedi. Birbirimize deneyimlerimizle yol gösteriyoruz biz. Her gelenin bir ömürlük hikâyesi saklı bizde. Bazılarının binlerce yıllık belleği var. Yapay zekânın daha kırk fırın ekmek yemesi lazım bizi geçmesi için. Yine anlatacağımı unutturdunuz. Kocası öleli altı yıl olmuş. Toprağa sakladığının ertesi günü, adamın yanı başını satın almış. O zamanın parası, yedi bin Türk lirası. Maşallahı varmış, daha öleceği de yok, turp gibiymiş. Aslına bakarsan bir nevi yatırım. Bugün almaya kalksa en az elli bini var.
Velhasılıkelam anlattım durumu. İyi mi ettim, kötü mü, bilmem. Buraların piyasası da böyle dedim. Nasıl ki deniz manzaralı, caddeye bakan, merkeze yakın, doğa manzaralı arsalar var; burada da çeşmeye yakın, köşe başı, yol kenarı, üstünden yüksek gerilim hattı geçmeyen saklama alanı var. Ama en pahalısı sevdiğinin yanı. Nasıl da bilip sömürüyorlar, insan evladının karın ağrısını. Birer boşluk bırakıp ilerletmiyor cibilliyetsizler. Paragöz, adiler. Bir pide, bir ayranla kandırıyorlar sonra insanoğlunu. Yedikleri paranın üstünü örtsün diye. Zavallı ölümlüler de cenaze hizmetleri şöyle iyi böyle iyi diye övüp, acılarına gem vuruyorlar. Yine biz yufka yürekliyiz. Caizliği tartışılır belki, biz de para denkleştiremeyenleri en az beş yıl arayla kavuşturuyoruz. Ahirete kadar aynı mezarda sarmaş dolaş saklıyoruz. Artık sevdiğini kaybettikten sonra en az beş yıl yaşama tutunmak da onlara kalıyor.
Bir dahaki röportaja Cebeci’yi çağırayım, bir de ondan dinleyin 1935 senesinden beri kimleri sakladı bağrına.
…
Hastaneyi teftişe gelen heyet bir anda karşılarında bitip, duraksamadan konuşan, son cümlesine noktayı koymadan dönüp giden kadının arkasından bakakaldı.



