Bazı mekânlar kapanmaz. Sadece insanlar gitmeyi bırakır.
Bazı mekânların ruhu vardır. Ne kadar gitmesen de içinde yaşar.
Yıllar sonra çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği mahalleye döndüğümde bunu anladım. Sanki buralara dün veda etmişim, sanki yıllardır ayrı kalan biz değilmişiz gibi. Sokaklar aynı bildik yerlere çıkarken yüreğim eskisinden hızlı atıyordu. Kaldırımların taşları yenilenmiş, trafiğin yönü değişmiş, ağaçlar büyümüştü. Bazı apartmanların alt katlarında dükkânlar, doktor muayenehaneleri açılmıştı. Gençken sonsuz görünen sokaklar şimdi birkaç dakikada bitiyordu. O zamanlar bile eski olan binalar hâlâ yerindeydi ama çoğunun duvarları dökülmüş, balkon demirleri pas tutmuştu.
Aradığım sokağın başına geldiğimde ise içimde bir kuş kanat çırptı. Bu dar ve eski sokak her zamankinden daha dar ve her zamankinden daha eskiydi. Sokağın köşesinde oturan aksi ihtiyar çoktan bu dünyadan göçmüş olmalıydı. Çıkmaz sokağın dibindeki o küçük kafe, zamanın içinde unutulmuş gibi duruyordu. Demir parmaklıklar, yılların tozuyla bezenmiş pencerelerin önünde yükseliyordu. Camların bazıları çatlaktı. O kadar terk edilmişti ki, neredeyse ağlayacaktı.
Çello idi adı.
Tabeladaki harfleri düşmüş, geriye yalnızca paslanmış bir çerçeve kalmıştı.
Kapının önünde uzun süre durdum. Bir zamanlar buğulanan camların ardında kahkahalar yükselirdi. Şimdi güneş ışığı pencerelerden içeri süzülüyor ve toz zerrelerinin ağır dansını izletiyordu. İçeride kalmış kırık dökük birkaç masa ve sandalye konuşacak çok şeyi olup da susan insanlar gibi başlarını eğmiş bekliyorlardı.
Birkaç basamak inerek giriliyordu kapıdan. Hemen sağda sanat haberlerinin ve duyuruların yer aldığı mantar pano asılıydı. İçeride sağlı sollu dizilmiş kare masalar ve her birinde dörder sandalye bulunurdu. Aşağı yukarı on iki masa vardı. O zamanlar kapalı yerlerde de sigara içildiğinden, içeride tavana kadar yükselen bir duman bulutu olurdu.
Üniversiteye hazırlık kursunu asıp Çello’ya geldiğim pazarlardan birini anımsadım. Güzel bir sonbahar günüydü. Müdavimler toplanmış içeriyi boyuyorlardı. Seçilen renk türbe yeşiliydi, eskisi gibi. Ben de bir fırça alıp boyamaya başladım. Tuna geldi yanıma.
“Güzel boya, bak böyle yukarıdan aşağıya.”
Yanağına yeşil boya bulaşmıştı.
“İlk defa boya yapıyorum, idare et artık.”
Neredeyse bitirmişlerdi. Ben sonuna yetişmiştim. Boya bitse de kokusu geçecek gibi değildi.
Kafenin sahibi Cevdet abi bizi çalıştırmaya devam ediyordu. Yerleri paspasladık ve masaları yerleştirdik. Örtüleri yenilenmişti, onları serdik. Sandalyeleri masalara dizdik. “Evet,” dedi gururla bakarak “artık kışa hazırız.”
Ben muzlu süt içerdim her gelişimde. Bu sefer Tuna yaptı muzlu sütü. Yapmasına şaşırmıştım. Orada çalışmıyordu, benim gibi gelen giden bir müşteriydi. Etrafında başka kadınlar olurdu, o yüzden bana ilgisi olduğunu da düşünmüyordum.
Çay bardaklarının ince sesi, tostların kokusu, duvara asılı müzik setinden yükselen hard rock ve blues melodiler, herkesin aynı anda konuştuğu o uğultulu, dumanlı, uzun öğleden sonraları.
Okul çıkışlarında en yakın iki arkadaşımla birlikte eve uğrar, üzerimizdeki okul formalarını çıkarır Çello ‘ya giderdik. Lise son sınıfta, elimdeki anahtarla masaya farkında olmadan ismimin baş harfini kazımıştım. Kafenin sahibi Cevdet abi bunu görünce kızmak yerine gülümsemişti.
“İnsanlar gider,” demişti, “izleri kalır.”
Anlamıştım sözün derinliğini ama anlamasaydım keşke. Çünkü bunun ardından; geçen zamanın geri gelmeyeceğini, giden dostların dolmayan boşluğunu, biten aşkların acısını, gözünün yaşına bakmadan yitip giden gençliğin arkasından bakmanın çaresizliğini de anlamıştım.
Şimdi aradan otuz yıl geçmiş ve ben bu çıkmaz sokakta, viraneye dönmüş bir kafenin önünde dikiliyorum. Bir yandan ne yapıyorum burada diye düşünüyor, diğer yandan içimden kopup gelen kahkahayı durduramıyorum. Meğer Tuna âşıkmış bana. Bunu da üç sene önce tekrar karşılaştığımızda söyledi. Ne güldüm, “Daha da bekleseydin ya,” dedim. O da güldü. Sonra, “Olmazdı, benim şartlarım kötüydü, çıkamazdım ailenin karşısına,” dedi usulca. Canımı yaktı bu cümle, üzüldüm. Yıllar bizi bambaşka hayatlara savurmuştu. “Asıl o zaman olurdu da şimdi olmaz artık,” dedim. “Ne ben eski benim ne sen eski sen.” Gözlerimin içine baktı, “Ben eski benim de sen değişmişsin,” dedi. Ben ise onun gözlerinin içine bakamadım. Haklıydı ve gözlerimden daha fazlasını okumasını istemiyordum.
Kafenin arka tarafına geçtim. Küçük bir bahçe vardı, bir de bir dut ağacı. Hâlâ oradaydı. Artık gölgesi daha büyüktü. Altına oturup gitar çaldığımız yaz akşamlarını düşündüm. Kimimiz şarkı söylemeyi beceremez ama yine de söylerdi. Kimimiz durmadan geleceğe dair planlar yapardı. Kimimiz âşık olduğunu haykırır, kimimiz yalnızca susardı.
O zamanlar birbirimizi son kez ne zaman göreceğimizi bilmiyorduk. Belki de bu yüzden hiç vedalaşamadık.
Sahi en son hangi tarihte geldim buraya? Üç yıl önceki karşılaşmamıza kadar Tuna’yı en son ne zaman gördüm? Kaç kişiydik? Kaçımız birbirini yıllardır görmüyor? Kaçımız, benim gibi bir gün ansızın buraya dönmeyi aklından geçirdi?
Pencerenin önüne geldim.
Eskiden yağmur yağarken dışarıyı izlemeyi severdik. Camdaki damlaları takip eder, dünyanın sadece bu küçük kafeden ibaret olduğuna inanırdık. Hayatın bu kadar hızlı akacağını kimse söylememişti. Belki söyleseler de inanmazdık.
Ayrılmadan camın üzerine küçük bir not yapıştırdım. Kimsenin okuyacağını sanmıyordum. Belki buraya gelen eski bir müdavim bulacaktı. Belki de rüzgâr alıp götürecekti. Nota “Güzeldik biz, unutma,” yazmıştım.
Sokağın sonuna geldiğimde arkamı döndüm. Akşam güneşi tozlu camlara vuruyordu. Bir an için içeride ışıkların yandığını sandım. Belki yalnızca güneşti. Belki de anılar, kendilerini uğurlamaya gelenleri son kez selamlıyordu.
İçim Çello ile ilgili anılarla doluydu. O zaman anladım. Bazı mekânları terk etmek mümkün değildi. Yürümeye devam ettim. Rüzgâr sert esti. Sokak yine sessizdi.



