Kapıyı açtığımda içeriden alışkın olduğum sesleri duyamadım. Eskiden bayram sabahları kapılar böyle açılmazdı bizim evde, daha kapının önündeyken içeriden tencere kapaklarının tıkırtıları duyulur, kızarmış böreğin kokusu apartman boşluğuna yayılırdı. Şimdi ise anahtar, paslı bir kilitte yavaşça dönüyor, kapı içeride birini uyandırmaktan korkar gibi sessiz açılıyordu. Uyanacak kimse kalmayınca insanın içindeki boşluk uyanıyormuş, eksilenlerin bıraktığı boşluk da hiç dolmuyormuş. Kokusuz, sessiz, soğuk bir eve kapı açılınca koca boşluğun altında kalıyormuş insan.
Ayakkabılarımı çıkardım. Karanlık koridorda gözlerimi kapadım. Bir an için mutfaktan yayılan böreğin kokusunu, annemin “Tatlıyı kim tırtıkladı,” çığlıklarını duymak istedim. Babamın “Saat çok erken namazdan sonra beni neden uyutmadın?” diye serzenişi yükseldi yatak odasından. Az sonra ben ve ablam bir kavga kıyamet çıkaracaktık ve ayna önü savaşımız başlayacaktı. O benim briyantinli saçımı bozacak, ben de makyajlı yüzü ile dalga geçip ağlatacaktım. Gözlerimi açmak istemedim, ışık yanınca yokluğun daha görünür hâle gelmesine hazır değildim. Yine de ilerleyebilmek için düğmeye parmak ucumla istemeden dokundum.
Salonun kapısı aralıktı. Usul usul içeri girdim. Koltuklar yerli yerindeydi. Vitrinin içinde hâlâ annemin yalnız misafir geldiğinde kullandığı ince belli kesme kristal bardakları duruyordu. Duvardaki saat tüm eksilmelerimize inat çalışıyordu. Perdeler hafifçe aralık kalmış, dışarıdan sokak lambasının ışığı izinsiz içeri başını uzatmıştı. Sahipsiz kalınca gözetleyen çok olurdu.
Çantamı sandalyeye bıraktım. Salonun ortasına birkaç adım attıktan sonra hiç yolcusu olmayan bir durak gibi kalakalmıştım. Etrafımdaki nesneler dönmeye başladı. Ortalık aydınlandı. Babamın traş kolonyası tüm odayı doldurdu. “Gel bakalım,” diyen o tok sesle arkamı döndüm. Elini uzatmış, kapıdan bana bakıyor, diğer eli cebinde harçlığımı hazırlamış. Uzandım, öptüm elini, sarıldım boynuna, kokladım da kokladım o yeşil yosun-odun karışımı kokusunu, çektim içime. Mutfağa geçtim. Dolaplardan birini açtım arsızca. Saklanan tatlıyı bulup bir parça attım ağzıma. Annem arkamdan yetişti “Dur be evladım, onu misafirler gelince yiyeceğiz.”
Kendi evimin sessizliği başka bir şeye benziyordu artık. Kökü kesilmiş bir ağacın sessizliği, çaresizliği. Bayram günü gidilecek bir evinin olmaması, öpülsün diye uzatılan bir sıcaklığa dokunamamak, geniş kalabalık sofralarda bayram namazı sonrası apartmanca kahvaltı yapamamak. Pusulasız açık denizde fırtınada kalmıştım. Saatin tiktaklamasını duyuyordum ama zamanın tükenmiş olduğunu yutkunamıyordum.
Cebimde titreşen telefonu aldım, ekrandaki mesaja dokundum.
“Baba, fırından ekmek almayı unutmayacakmışsın.”
Kapıyı paslı anahtarla kapatırken artık taze bir ekmek kokusunda beni bekliyordu.



