“Hayat, Bekleyenleri Değil, Cesaret Edenleri Ödüllendirir.”
Güneşliköy’de kış, diğer köylerdeki gibi sert değildi; her mevsimin gizli nabzı olurdu ama en çok da yılbaşı yaklaşırken atardı bu nabız. Çünkü köyün tepesindeki yaşlı badem ağaçları, takvime meydan okurcasına her yıl erkenden çiçek açar, gecenin karanlığında beyaz bir düş gibi parıldardı.
Badem çiçekleri rüzgârın en küçük nefesiyle yerlerinden kopup sokaklara düşerken, köy görünmez bir masalın içine usulca çekilirdi. Taş avluların üzerinde biriken beyaz yapraklar, sanki zamanı durdurur; eski sesleri, unutulmuş yüzleri, yarım kalmış hikâyeleri çağırırdı.
Akdeniz kıyısında yer alan Güneşliköy, o sabah güne ince kırmızı bir sisle uyanmış gibiydi. Mihriban küçük atölyesinin kapısını açarken kırmızı şal boynundan yavaşça yere süzüldü. Bu şal, yıllar önce yüreğinde bıraktığı bir yaranın rengini taşıyordu. Atölye, ahşap kokusu ve limon çiçeğiyle karışmış sıcacık bir yuvaydı. Aynalar, çerçeveler… Hepsi Mihriban’ın ellerinden çıkan küçük dünyalar…
Bu yılbaşında, köydeki organizasyon işi Mihriban’a verilmişti. Badem dallarıyla süslenen kemerler, kırmızı fenerler, limon kokulu mumlar, meydanın ortasında yükselen çam ağacının dallarına iliştirilmiş küçük kartlar… Her şeyin kusursuz olmasını istiyordu. Ama omuzlarındaki yükü toparlayan tek şey, omuzlarına bıraktığı kırmızı şaldı. Akşamüstü, Mihriban dükkânı kapatmaya hazırlanırken, köyün rengi daha da yoğun kırmızıya döndü.
Köyün içindeki evlerde, yanan sobanın üstünde tüten portakal kabuğu ve badem kokusuyla ısınırdı. Mutfak masanın ortasına bir kâse taze badem çiçeği bırakıldı; “Yeni yıla, yeni umutlarla girelim,” diye.
O gün, meydan her zamankinden daha kalabalıktı ama havasında kutlama heyecanı yoktu. Herkesin birbirine söylemeye cesaret edemediği, yarım kalmış hikâyeler yeniden kendilerine bir yol arıyordu. Kalabalığın biraz gerisinde ise kimsenin fark etmediği bir an yaşanıyordu.
Ağaçların arasında gizlenen beyaz siluet, önce rüzgârın oyunu sanıldı. Fakat Mihriban adımlarını yavaşlatınca, siluetin de kıpırdadığını fark etti. Badem çiçeklerinin arasından süzülen ayışığı, bir yüzü usulca ortaya çıkardı: Aras’ın yüzünü.
Aras, elinde bir şey tutuyordu. Parmaklarının arasından sarkan kırmızı bir şal… Badem çiçeklerinin beyazına, gecenin karanlığına meydan okuyan bir renkti bu. Sanki gecenin tüm sessizliğini yırtıp atacak kadar canlı, Mihriban’ın yıllardır sakladığı duygulara dokunacak kadar cesur. Mihriban bir adım attı. Aras da bir adım attı.
İkili arasında yıllardır söyleyemedikleri, yarım kalan yüzlerce sözün gölgesi dolaşıyordu. Köydeki eski çatışmanın izleri hâlâ kapanmamıştı; iki düşman aile hâlâ birbirine bakarken sessizlikle mesafeyi koruyordu. Ama o gece… O gece başka bir şeydi. Yılbaşı ışıkları uzaktan parlıyor, badem çiçekleri üzerlerine kar misali düşüyor, zaman iki insanın nefes alışverişe şahitlik ediyordu.
Aras, şalı açarak konuştu:
“Bu… annemin gençliğinde dokuduğu şal. Cesaretin rengi derdi hep. Bu gece sana vermek istedim çünkü… artık susmak istemiyorum.” Mihriban dikkatini şala değil, Aras’ın sesindeki titremeye verdi. Aras acı bir tebessümle başını eğdi.
Rüzgâr güçlendi. Badem çiçekleri savruldu. Ayışığı, kırmızı şalın üzerine düşerek alev gibi yanmasını sağladı.
Mihriban, usulca şala dokundu. Kumaş, yılların bekleyişi gibi sıcaktı.
“Aras…” dedi, sesinde hem korku hem de yıllar sonra ilk kez duyduğu bir umut.
“Bu gece hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak, biliyorsun.”
Mihriban şalı omuzlarına bırakınca, sanki iki aile arasındaki duvarın ilk taşı yerinden o anda düşmüş gibi bir ses yankılandı içlerinde. Aras gözlerini kaldırdı, onu baştan sona, hiç saklamadan süzdü. “Zaten kalmasın.”
Yılbaşı partisinde eğlence devam ederken, çocuklar çığlık çığlığa oynuyor, herkes geri sayım için hazırlık yapıyordu. Mihriban, elini Aras’ın eline uzattığında rüzgâr bile nefesini tuttu.
“Beni oraya götür,” dedi. “Nereye?” “Kalabalığa. Korkudan saklandığımız yere değil, hak ettiğimiz yere. Gidelim. Ne olacaksa da herkesin gözleri önünde olsun.”
Aras hafifçe gülümsedi.
“Birlikte mi?”
“Birlikte.”
Köy meydanına doğru yürürlerken badem çiçeklerinin fısıltısı arkalarında kaldı, ama gece o fısıltıyı alıp gökyüzüne taşıdı.
Sonra çocuklardan biri yüksek sesle bağırdı:
“Hazır mısınız? Geri sayıyoruz!”
Kalabalık hep bir ağızdan katıldı:
10… 9… 8… 7… 6… 5… 4… 3… 2… 1…
Tam geri sayım bittiğinde, meydanda bir uğultu yükseldi. Herkes birbirine sarılırken, iki düşman ailenin çocuklarının kalpleri, o gece badem çiçeklerinin altında yeniden kıpırdanıyordu.
Müzik hafifti, hava soğuk ama umut doluydu. Mihriban ile Aras birlikte meydana adım attığında, kalabalığın üzerindeki uğultu bir anda kırıldı. Birkaç kişi başlarını onlara çevirdi; ardından bu sessizlik dalgası büyüyerek iki ailenin de bulunduğu masalara ulaştı.
Kırmızı şal Mihriban’ın omuzlarında, ayışığında kıpkızıl bir alev gibi parlıyordu.
Aras’ın annesi ayağa kalktı, yüzünde şaşkınlık ve korkunun karıştığı bir ifade vardı. Mihriban’ın amcasıysa kaşlarını çatarak hemen arkasından doğruldu. Kalabalık ikiye ayrıldı; iki aile arasında görünmez bir hat çekilmiş gibiydi.
Mihriban, sesini yükseltmeden ama herkesin duyacağı bir netlikle konuştu:
“Bu gece susmak yok. Yıllardır bizi birbirimize düşüren sözleri, kırgınlıkları, öfkeleri hepimiz taşıyoruz. Ama ben artık taşımak istemiyorum. Çünkü hayat, bekleyenleri değil, cesaret edenleri ödüllendirir.”
Aras, onun birkaç adım arkasından çıkarak söz aldı: “Biz, geçmişin mirasını taşımak için doğmadık. Ne ben… ne de Mihriban.”
Kalabalıkta mırıldanmalar yükseldi. Birkaç kişi onaylar gibi başını salladı; bazı yüzlerse tedirgin bir kaygıyla doldu.
Mihriban’ın amcası öne çıkıp sert bir sesle konuştu:
“Bu mesele böyle iki sözle çözülmez.” Mihriban sakince gözlerinin içine baktı: “Kökler değişmez. Ama yeni dallar çıkar. Badem ağaçları kışın ortasında bile çiçek açarlar.”
Tam o anda rüzgâr güçlendi ve badem çiçekleri gökyüzünde savrularak meydanın üzerine yağmaya başladı. Herkes başını kaldırdı. O an, bir masal gecesine benziyordu; beyaz çiçekler, kırmızı bir şal ve iki insanın kararlı duruşu…
Aras kalabalığa seslendi:
“Herkes hazır mı? Geri sayıyoruz!”
Kalabalık, kararsızlıkla karışık bir heyecanla karıştı. Mihriban, Aras’ın yanına geldi ve elini tuttu. Aileler sessizce bakıyor, kimse geri çekilmiyordu.
10, 9, 8, 7, 6, 5, 4, 3, 2, 1… Tam “Sıfır!” denildiği anda, kalabalıktan bir alkış yükseldi.
Önce birkaç kişi…
Sonra daha fazlası…
Derken iki ailenin gençleri…
En sonunda da yıllardır küskün duran büyükler alkışa katıldı.
Gecenin sonunda, badem çiçeklerinin sessiz yağmuru altında, iki insan birbirine sarılırken köyün üstünde dolaşan o eski fısıltı bir kez daha duyuldu:
“Bu gece hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak.”
Yeni yıl; bedenimize sağlık, kalbimize sevgi ve cesaret, yollarımıza ışık, evlerimize bereket, öykülerimize yeni başlangıçlar getirsin…



