Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Keşkek Dumanı

Güneş henüz köyün o sarp dağlarının ardından başını uzatmamıştı. Kısa kollumun üzerine ince gömleğimi giydim. Başıma babaannemin çeyizinden kalan kırmızı pullu başörtümü taktım. İncir ağaçlarının tozlarının beni yine kaşındırmasını istemiyorum. Ağustos sıcağında çözüm yolu olarak bunu buldum. O tozlar bir de terle birleşince eyvah eyvah! Kendimizi yaklaşık bir buçuk aydır sabah ve akşamüstü hep aynı şekilde incir bahçesinde buluyorduk. Allah’tan ağustosun ten yakan sıcaklığı azaldı, eylülün hafif serin sabahlarına doğru adım attık. Kardeşimle sepetlerimizi aldık incir bahçesinin yolunu tuttuk.

“Son gün artık bitti abla. Yerden ya bir sepet incir bulcez ya da hiç bulmucez. Böylece bir incir hasadı zamanını daha bitcek,” dediğinde sepetin kulpunu biraz daha sıktım. Zehra yine konuşup duruyordu. Bazen annemin söylediği söze hak veriyorum. “Zehra halasına benziyor goca çeneli,” dediği günleri hatırlıyorum. Bunu duyunca az susar sanırdık ama nafile, işlemezdi Zehra’ya. “Ne var, yörüğüz biz yörük. Elbette çenem çok olcek,”  der konuşacak kapı bırakmazdı. Aslında ayaklarım geri geri gidiyor bahçeye. Türküler söyleyip sepetlerimizi sallayarak gittiğimiz bu yola, yapışkan incir ağacı tozuna, Zehra’nın bahçede kuşlar gibi cıvıldamasına…

“Abla… Ablaa kız ne ses vermiyon be?” sesiyle kendime geldim. “Evet, büyük gün yaklaşıyor. Hele tüccar Kâmil emmi bir gelsin ayırdığımız incirleri alsın da…” derken koluna girdim Zehra’nın. Bahçeye vardığımızda güneş ağaçların tepesine vuruyordu. Yapraklar ışıl ışıl göz kırpıyordu. Ağaçlarda üç beş incir kalmıştı artık. Yine de ağaçların arasında dolanıyorduk. Onlar da satılacak değil, ineklerin şenlik yapacağı türdendi. Bazı incirlere karıncalar sarmıştı. Özellikle bal damlayan yerine. Üfleyip karıncaları uğurladım ve attım sepete. Bir aşağı bir yukarı derken nihayet bitirdik. Yarım sepet anca topladım.

Elim istemsizce en yakındaki ağacın gövdesine dokundu. Çocukluğumun en uzun yazları bu ağaç gölgeleri altında geçmişti. Düşe kalka incir toplamayı, incir tozlarıyla mücadeleyi hep burada yaşayarak, ağaçların arasında gezerek öğrenmiştim. Artık bu bahçeye misafir gibi mi gelecektim?

“Huu!” diye bir ses duydum. Kafamı kaldırdığımda karşıdaki tarla da Sevim abla bize sesleniyordu. El salladım. Her köylü gibi o da sabahın serinliğinde incir bahçesinin yolunu tutmuş. O gür sesiyle “Ne edip duruyonuz gızla? Bitti mi sizinkiler,” dedi. Zehra durur mu? Hemen sepeti yere bırakıp “Bitti ablam bitti.  Bugün tüccar da gelcek. Her şey bitcek. Yardıma ihtiyacın olursa ünlemen yeter,” dedi.

“Hadi bakem bereketini görün inşallah.”

Merakıma yenik düştüm. Sordum Sevim ablaya. “Abla sizin düğün işleri ne oldu?’

“Ne olcek Zeynep. İncir parası gelcek de düğünü kurcez. Kolay mı köy yerinde düğün yapmak?”

Haklıydı. İncir kasaları yalnızca meyve taşımazdı bizim köyde. Kimi evde borç kapanır, kimi evde çeyiz dizilir, kimi evdeyse bir kız, baba evinden uğurlanırdı. Bu yıl, o kız bendim.

Köyün aşağısından bir toz yumağı görünüyordu. Bize doğru yaklaştıkça kamyon sesi olduğunu anladım. Kâmil emmi direksiyonun başında, sanki tüm yazın yorgunluğunu o gürültüyle dağıtmak ister gibi, evimizin önünde yaklaştı. Kamyon durduğunda asılı kalan toz yumağı yavaşça incir kasalarının üzerine inmeye başladı. Kâmil emmi kapıyı gıcırdatarak aşağı atladı. Tozlu şapkasını düzeltirken babama elini uzattı. “Bereketini gör Halil. İncirin balı yüzünüze gülsün. Hayırlı uğurlu olsun hasadınız,” dedi güven veren sesiyle. Kâmil emmi, zarfı babamın avucuna bıraktığında yüzü sonunda gevşedi. Aylarca süren hesaplar, borçlar, uykusuz geceler sanki o zarfın içine katlanıp girmişti.

Babam gülümsedi. Ben ise kamyonun kasasına dizilen incirlere baktım. O an, evden ilk ayrılan ben değil, çocukluğum olduğunu düşündüm. İçime çöken ağırlığı kimse görmesin diye başımı önüme eğdim.

Tam o sırada rüzgâr köyün içinden tanıdık bir kokuyu evimizin önüne kadar taşıdı. Burnuma dolan o geniz yakan meşe odunu isi ve havaya karışan yoğun duman… Köy meydanında keşkek kazanlarının altı çoktan harlanmıştı. Dev kazanların içine atılan dövülmüş buğdayların ve etlerin kokusu, hasadın bittiğinin en büyük müjdecisiydi.

Zehra koluma girip kulağıma fısıldadı. “Abla, bugün hasat bitimi için kaynıyor o kazanlar ama haftaya tam bugün senin için kurulacaklar.”

Yüzümde yorgun bir tebessüm belirdi. Doğruydu. Bir hafta sonra o kazanlar benim için kurulacak, o keşkek tokmakları benim mutluluğum için inip kalkacaktı. Parmak uçlarımı birbirine sürttüm. İncirin yapışkan sütü kurumuştu ama tozu hâlâ tenimdeydi. Gözlerim parmak uçlarımı sisli görmeye başladı. Belli etmemek için babaannemin başörtüsü oyasıyla oynadım. İncir tozu tenimde yıkanırdı belki ama o bahçenin bende bıraktığı iz, ömür boyu silinmeyecekti.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Cemile Koyuncu
Cemile Koyuncu
1988 İzmir doğumluyum. Türk dili ve Edebiyatı öğretmenliği mezunuyum. Türkçe özel dersler vermekteyim. 2026 yılının başında ilk öykü atölyesi eğitimimi aldım. Ardından ileri seviye yazarlık eğitimimi tamamladım. Hali hazırda basılmayı bekleyen antoloji kitabında şiirim ve öyküm var.

POPÜLER YAZILAR