Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Mektubun Adı Mucize

Her nerde isen, her kimle isen hiç aldırmaz gelir; aklının bir köşesine, midenin ortasına, göğsünün soluna oturur, yerleşir. Sen onu kaldırmadıkça, ona doğru adım atmadıkça, yerleşeceği boşluğu bilir, sinsice bulduğu yerde durur. Mutlu bir anın ortasında, karnavalın en eğlenceli anında, tek başına kalmanın keyfine varacakken ya da coşkuyla, koşa koşa gittiğin yerlerde gelir. Varoluşçu hüzün. Derin kaygı hâlidir. Kendin olmak çabası, derin bir bunalım yaşamayı gerektirir ya da buna razı olmayı. Razı olmak, başına gelen her bir şeyi katlanılır kılar. Katlanmaya hazır olduğun her şey de çözüme yaklaştırır. Hayatta her şey ama her şey problemdir çünkü. Sen çözüm değilsen başına türlü işler açar. Çözüm olmak, çözümü bulmak mucizedir.

Lisedeyken bir arkadaşımızın babasının intihar ettiğini duyduğumuzda herkes aniden babasıyla ilgili endişe duymaya başlamıştı. Günlerce hatta aylarca babası ne derse yapmış, hiç üzmemeye çalışmıştı. Hepimiz rüyalarımızda babamızın öldüğünü görmüş, ağlaya ağlaya uyanmı,ş sabaha kadar uyuyamamış, ertesi sabah gelip birbirimizle sıkıntılı halimizi paylaşmıştık. Ölümle başa çıkmak gençlikte çok zorken, intihar denen olgu ile o yaşta yüz yüze kalmak hepimizi önce kendimize, sonra ailemize bir adım yaklaştırmıştı. Böylesine vahim bir olayın bizi derinden sarsmış olmaması beklenemezdi zaten. Bu arada arkadaşımız annesiyle ve kardeşleriyle hayat yolunda yalnız kalınca annesinin memleketine, büyük babasının yanına yerleşmişlerdi. Mektuplarından birinde, “Bayramlarda buralara gelmek güzeldi de hep burada kalmak, o kadar da güzel değil,” diyordu. O günlerde cep telefonu olmadığı için mektuplaşıyorduk. Hep birlikte oturup onun mektuplarına karşılık sıradan günleri anlatıyor, altına onu çok sevdiğimizi ve her zaman yanında olduğumuzu yazıyorduk. İçimizdeki duyarlılık, hassaslık, sevgi, dostluk ne kadar iyi duygu varsa hepsini arkadaşımıza yazdığımız mektubun içine koyup yolluyorduk. Onu hem özlüyor hem merak ediyorduk. Genç hatta küçük yaş sayılabilecek bir yaşta aileden birini kaybetmek, bir çocuğun hayatını baştan sona sarsacak bir olaydı. Allahtan çok akıllı ve evlatlarını çok seven bir annesi vardı da kısa zamanda toparlanıp çocuklarının uçurumun kıyısında çok da kalmalarına izin vermedi. Arkadaşımız bir mektubunda annesinin “Uçuruma ne kadar dikkatli bakarsanız uçurum da size dikkatlice bakacaktır,” dediğini yazmıştı. Yıllar sonra okuduğum kitapta bu sözün ünlü bir felsefeciye ait olduğunu görecek ve o günlerde bu sözün bizi bile birçok uçurumdan kurtardığını anımsayacaktım.

O yıllarda hepimiz için tek yöne dikleşerek devam eden bir yokuştu hayat. Acılı arkadaşımızın okuldan gidişinden sonra iki arkadaşımızın da anne babası ayrılmıştı. İntihar eden bir baba, evi sevgilisi için terk eden bir baba ve sonrasında da “şiddetli geçimsizlik” denen bir sebep yüzünden dağılan bir yuva daha. Sırasıyla sıcak ve olumlu duygularımızı kimin ihtiyacı varsa ona akıtmıştık. “Olan çocuklara olur, başka kimseye bir şey olmaz,” sözü klasikti ama çarpıcı gerçeğin ta kendisiydi. Dağların altında kalırlar ve başlarının üzerinde hep kara bulutlar taşır, annesi babası kaç yaşında olursa olsun ayrılan çocuklar.

Duyguları ve ailevi bunalımları, kişisel tercihlerimizle karıştırmayıp bizi yanlışa sürüklememesi gerektiğini yoğun yaşadığımız ergenlik çölü yıllarında öğrenmiştik. Kant ve Spinoza okuyorduk. Kant ile düzen, uyum, aydınlık, kendini kontrol konularındaki disiplini arıyorduk; maalesef ki en özgür, en çılgın, en kontrolsüz olmamız gereken yıllarda. Ve Spinoza ile de kendi doğamıza aykırı dışsal nedenlerden kendimizi korumaya çalışıyorduk en zorlu yaşlarımızda. Bunun sebebi yani ergenliğimizi dolu dolu, düşüncesiz, çılgınca yaşayamamamızın sebebi, kendini bilmez ailelerdi ve hiç farkında değillerdi. Kızlar bu yılları bu derece yoğun yaşarken erkek arkadaşlarımıza hiçbir duygu yerleşmemişti ya da göstermiyorlardı. O yaşta ve her yaşta olduğu gibi erkekler, başkalarının yaşamlarına da kendi yaşamlarına da duyarsızmış gibi davranıyorlardı. Ama bir gün dertleştiğimiz bir erkek arkadaşımız sohbetimizin arasında, “Asla evlenmeyeceğim,” demişti. O gün duyarsız sandığım yaşıtımız erkeklerin de ilerideki kararlarını o sıradaki ailelerinin acımasızca ve bundan habersizce etkilediğini görmüştük.

Ya bayramlar…

Bayramlar en eğlenceli aile günlerinin saklandığı, varlığın sorgulandığı, mutluluk vaat eden günlerdi o yıllarda. Hangi çocuk sevmezdi ki? Bayram harçlığını, neşesini, bayramdaki ilgiyi bekler, özlerdi. Belki yeni kıyafet, yepyeni ayakkabılar, belki içine para yerleştirilmiş mendil, yurt dışında çalışan dayıdan, amcadan dolarla harçlık. Kimi için bayram memleket kuzularının kokusu, kentten kaçış, kırsala sığınış, tavuk pisliğinin burnun ucunda kalışı; kimilerine tatil köyünün alabildiğine kumsalı, upuzun bayram sohbetleri; kimisine de denizin mis gibi mavisi… Bayram hem bir kaçış, aynı zamanda dönüştü. İçine, özüne, kimliğine… Bir seçiş değil, kabullenişti. Herkes için ayrı muammaydı bayram.

Bayram bütündür, bütünlüktür. Ailedir bayram. Bir arada durması istenen sevgi, temelli sürmesi beklenen. Aile parçalanırsa bayram da parçalanır. Dağılan parçaların çoğu kurur. Kuru parçaların toprağa tutunması ateşteki kordur. Kurumasına izin vermediğin, suladığın, beslediğin parçalarla yeni aileler kurmak, doğan yeni çocukları mutlu etmek çok zordur. Zoru başarana, kendini yeniden inşa edebilene, mutlu çocuklar büyütebilene İlahtan uzun bir mektup gelir. Mektubun adı mucize…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Berna Kiper
Berna Kiper
İzmir doğumlu, Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. Yönetim Ve Organizasyon bölümünde yüksek lisansın yanı sıra 15 yıl eğitimcilik yaptı. “Bu Öykülerin Dili Var” isimli kolektif kitapta “Soğuk Pruva” adlı öyküsü yayınlandı. Onedio’da “Adalet Dediğimiz Olgu” ve “Korkmaktan Korkma” başlıklı iki makalesi yayımlandı. Evli, iki çocuk annesi.

POPÜLER YAZILAR