Ahh, iki aydır yazı yazmıyorum! Parmaklarım fena hâlde paslanmış. Öyle fena bir hâl ki bu…Yeniden niyet edip yazmaya oturduğumda, bu işi nasıl yaptığımı unutmuşum. Ezcümle, çok özledim. Ama şimdi başlangıç noktasından bu yana meselenin küçük bir tekrarının gereğindeyim. Of! Başlayalım.
Beni daha iyi anlaman için yalnız kendimle olan meselemden bir misalle sesleneyim. Bıktım. Sonra arındım. Hafifledim. Kuş oldum, uçtum. Yandım, kavruldum. Çok eğlenceliydi. Henüz nefes alabiliyorken bunları yaşayabilmiş olmanın huzurundan sesleniyorum. Kurtuldum!
Bu vesileyle yirmi yıllık yazma serüvenimin en huzurlu yazısını hazırlıyorum. Değerli okuyucu, piyango sana vurdu. (Bu aralıkta paylaşmak istediğim birçok intim detayı, bir beş yıl kadar sonra, ağzımı açıp, gönlümden geçen her şeyi söyleyebildiğim ve esprileri aklımın süzgecinden geçirmeden, yalnız sinir sistemimin vermiş olduğu refleksif tepkiyle doyasıya kahkaha atabildiğim güzel günlerde paylaşmak üzere saklıyorum)
Öyleyse gelsin Adornolar, Horkheimerlar… Şöyle oturalım baş başa, seninle biraz Zeynepçe konuşalım. Ah, ben kendime hasret kalmışım ya. (Referans seven okuyucular için : Denze, Saman Alevi.)
Bu ayın teması “Askıda kalanlar”. “Derdimi anlatmak için ne güzel vesile!” diyor ve anlatmaya başlıyorum. Ey okuyucu, ekranın parlak, şarjın yüksek, gazan mübarek olsun! Xoxo.
!!!Yazının devamını okumak isteyenler için önemli ve bir o kadar yasal UYARI!!!
Dıt, dıt ve dıt. Bu anlatı, yazı veya eleştiri metni adı her neyse, bedeninde rakamla “2” yazıyla “iki” adet baklava biçiminde doğum lekesi bulunan, epiküryen mizaçlı bir yazar tarafından hazırlanmıştır. Hassasiyetleri ve zaafları hususunda apaçıklığı göz önünde bulundurularak, değerlendirmelerinin asla şeffaf olamayacağı açıktır. Görüşleri sorgulanamaz, yargılanamaz ve elbette eleştiriye tâbi tutulamaz. Zira yazı boyunca bol bol baklava konuşulacaktır. Yazının yazılması ve okunması esnasında elbette, yazarın ve okuyucunun canının baklava çekmesi, “canın istediği cana derman” denilerek ellerin yemek siparişi uygulamalarıyla buluşması vesilesiyle nefislerin bir kez ya da defaatle köreltilmesi ya da tercihe bağlı olarak doyurulması olasıdır. Dıt, dıt ve dıt.
Memleketime yaz gelir. Evvela pencereleri açılır evlerin. Yaz günü bir sebeple eve hapsolanların kimsesizliğinin eşlikçisi, evde ses olsun diye açılan televizyon ekranlarıdır. Dünyanın herhangi bir yerinde böyle bir uygulama olduğunu hiç sanmıyorum. Ama şunu çok iyi biliyorum: Her yaz, bir ülke kadar insana sil baştan izlettirilen Kanal D’nin eskilerde ses getirmiş olan dizilerinden biri evlere misafir olur. Kurayla mı seçilir, yoksa nasip, kısmet işi midir, bu seçim onu ben bilemem. Bu bilgi için istihbarat ağı kurmak yersiz olur. Ancak bir biçimde o dizi, gündüz kuşağının belirli bir saatinde her eve gelir, bir sahnesiyle misafir olur, sonrasında çekip gider. Bazen de gitmez. Bu vatanın evlatları istese de istemese de birkaç dikişle geçer “Aşk-ı Memnu”nun üzerinden. Sözün özü, bu yazın yıldızı “Yabancı Damat” oldu.
Benim bu durumu fark etmem, Instagram’da Yabancı Damat’a ilişkin içeriklere rızamın tamamen dışında maruz kalmamla mümkün oldu. Evet, başta izlemiyordum. Hatta konuya da pek hâkim değildim. Diziye dair hafızamda yalnızca baklava üretimi yapılan, iştah açıcı sahneler kalmıştı. Bu sahneler öyle cazip, öyle çekiciydi ki dizinin jeneriğinde bile o muazzam altın sarısı hamurun üzerine o anda dökülen şerbete kavuşmasının etkisiyle, içinde bulunduğu tepsiden her an taşacakmış gibi kıpırdanışlarını izliyorduk. Neyse! Dizi benim için sadece bu görüntülerden ibaretti. Ekranda yer bulduğu yıllarda zahmet edip diziyi izlememiştim. Ancak zehrine kapılıp gittiğim gündüz kuşağı dizisi tekrar bağımlılığı beni de esir aldı. Bütün bir kış Kızılcık Şerbeti’nin tozlu, karanlık ve hastalıklı zindanlarında boğulmuşken, o ışıltılı eski Türkiye temsili, kötü bir yemeğin ardından buzluktan çıkarılan Carte d’Or Sütlü Çikolata Parçacıklı Sütlü Çikolatalı Dondurma gibi geldi. (Uzun yıllardır üretimi yok.)
Yabancı Damat izleyicisine derdini, tasasını, beyaz camda bulunma sebebini ve var olma kaygısını derli toplu bir biçimde ilk bölümüyle ortaya koyuyor. Bu hikâyede mesele, geçmişte milli menfaatler doğrultusunda birbiriyle çatışmış iki milletten gelen, geleneklerine ve değerlerine bağlı ailelerde yetişmiş gençlerin birbirine âşık olması; evlenip mutlu bir yuva kurma ve bu yuvayı yaşatma yolunda, gençlerin ve ailelerinin başına gelen türlü hadiseler. Bugünün dünyasından baktığımızda oldukça steril bir mesele: İki genç birbirini sevmiş ve her ne olduysa işte… Öyleyse 2000’lerin Türkiye’sinde bunu mesele hâline getiren ne? “Meseleleri mesele etmezsek ortada mesele kalmaz,” diyerek kuş olup uçtu mu esas mesele? Gelin beraber bakalım.
30.4 yıllık hayatımın prime yıllarını yaşıyordum. Sahip olmak istediğim türlü zenginliğin içinde, refahın dibine vuruyordum. O günlerin Türkiye’sini mikro düzeyde, küçük Zeynep’in gözlerinden görebilirsiniz. Varoluşumu, iki kızıl elmaya ulaşmış olmakla anlamlandırdığım zamanların içindeyim. Algıda seçicilikte yaşa takılmıştım. Kızıl elmalarımın ilki bilgisayar sahibi olmak, ikincisi ise bir kardeşimin olmasıydı. Hele ki o kardeş bir kız çocuğuysa, dualarım yerine eksiksiz ulaşmış demekti. Ve evet, 2000’li yıllarda dünya üzerinde yaşayabileceğim bütün mutlulukları bu genç yaşımda tatmıştım. Beni bundan daha ileriye götürebilecek bir mutluluk yoktu. En ufak bir moral bozukluğuna aman vermiyor, tatsızlıkları dondurmayla sona erdiriyordum. Çok huzurluydum.
Canım ülkem Türkiye’m benden farklı değildi. Memleketle frekansım aynı yerde olduğundan, o karmaşık haber bültenlerini anlamakta zorlanmıyor; siyasi iklimi olduğu kadar sanat ve siyasette gelişmeleri de içselleştirebiliyordum. Ve inanın, bana bu topraklarda o yıllarda doğmuş, büyümüş her çocuk benim kadar iç içeydi olanlarla. Her mesele mi mutlulukla dolar taşar? Doksanlı yılların ikinci yarısında doğmuş bir çocuksanız, televizyonu her açtığınızda güzel bir haber alır, ülkenizden bir temsilcinin sizi bütün bir dünyanın önünde gurururlandırack biçimde temsil ettiğini görürdünüz. Eurovision, basketbol, aman yarabbi güzellik yarışmaları… Biz nasıl bir milletiz? Yarabbi, her şeyin mi en güzeli olur memlekette? Doğunun ve batının en güzelleri, en özelleri… İyi ki buradayım, ne şans ama! Matematik konumumuzun sağladığı avantajlara şanlı tarihimiz eklenince… İşte böyle bir iklimin ortasına yerleşmiş hâlde Yabancı Damat. Askıda kalmış bir ülkenin 2000’li yıllardaki fotoğrafını çekiyor. Sonra “Yetmez,” diyor, Lumière Kardeşler’den el alan Türker İnanoğlu, hikâyeye sihirli parmaklarının izlerini işlemiş olan Yeşilçam melodramını konduruyor.
Peki, biz bu yazı dahilinde Yabancı Damat’ın sihrini, temsildeki tavrının yürekliliğini nasıl okuyacağız? Öncelikle bu yazıda yalnızca Yabancı Damat’ı ele almayacağım. Memleketimizi, günümüzden bir yerlerden, askıda kalma hâliyle ele alıp geçmişiyle yan yana koyabilmek adına ikinci bir temsilci atıyorum. Bu metinde Kızılcık Şerbeti 2020’li yıllarımızı temsil ederken, onu 2000’li yıllardaki Yabancı Damat’ın yan koltuğuna oturtuyorum. Parmaklarım ve pek de durmak bilmeyen çenem huzurlarınızda durmaksızın çalışırken, gözlüklerimin camını Victor Turner’la değiştiriyorum. Hadi başlayalım. Yazı boyunca her şeyi luminarity, yani “iki arada bir derede olma hâli” üzerinden değerlendirmiş olacağım.
Yabancı Damat’ı oturdum, baştan sona izledim; malum. Sizinle dedikodusunu yapabilir ya da medya çalışmaları perspektifinden konuşabilirim, ama her şeyi önüyle ardıyla en kusursuz biçimde anlamamızı sağlayacak yerden başlamak istiyorum. Sadece bu kadarıyla bile, adeta bütün bir kültürü küçük bir kapsüle sığdırıp büyük bir bardak suyla yutmuş gibi olacaksınız; size garanti veriyorum. Yer Gaziantep. Şehri yukarıdan görürüz. Kültür, medeniyet, tarih… Tarihi bir konağa dışarıdan yaklaşır, kaldırımlara, konağın kapısına hayran kalırız. Derken kendimizi evin içinde buluruz. Topkapı’da mıyız, yoksa başka bir kıymetli yerde mi? Evi usulca gezmeye başlarız. Evin güzel kızının yüzü düşmüştür, öyle ki gecenin bir yarısı evi terk ediyor. Yoksa bu bir töre dizisi mi? Görüntülerin arkasındaki fon müziği değişiverir birden, o acıklı ses yerini eğlenceli, hınzır bir melodiye bırakır ve o tarihi konağın merdivenlerinden, şeker hastası olduğu için karısı tarafından yedikleri denetlenen,geceleri uyanıp gizlice yemek yiyen; çizgili pijamalı, beyaz atletli, kırmızı yanaklı, tonton bir baba iner. Dünya üzerindeki hangi dizinin başlangıcı, size bir ülkenin kültürünü bu kadar muazzam bir biçimde, bir anda sergileyebilir?
Yabancı Damat, seyircisine 2000’li yıllarda bir Türk ailenin yaşayış biçimini apaçık gösterir. Genelleme yapabilir miyiz peki? Tuhaf bir biçimde o yılların siyasi, sosyolojik, kültürel ve ekonomik iklimine baktığımızda, içim çok rahat bir biçimde söyleyebilirim ki evet, elbette. Diziyi izledikçe, bu topraklarda yaşayan insanların birbirini “başkaları” olarak görmediği fark edilir. İzledikçe her kapının aynı yere açıldığını; ailenin, dostluğun, ticaretin, yani içinde sohbet geçen her ilişkinin benzer biçimde inşa edildiğini görürüz. Kötülük, suç, kabahat; dönüştüğü her biçim ve şiddette, sevginin ve sohbetin ördüğü duvarlardan geçemez ve hayatın içinde “akışta” karşılaşılan dertler, hayatın geneli için bir anlam ifade etmez. Zira dert, tasa, düşman dışarıdadır. Karakterler ötekini yakınında tutmaz. Düşman, yeterince iyi tanınmadığından düşmandır. O günlerin politik ikliminin ortasına konmuş, Türk-Yunan dostluğuna ciddi ölçüde katkıda bulunmuş olan bu dizi, kulaklarımıza insanın insan olmaktan ileri gelen değerinin tüm toplumlar için geçerli olduğunu ve her kültürün sadece ait olduğu toplum için değil, global anlamda da değerli olduğunu fısıldar. Ötekinin değerlerine yalnızca “saygı” duyduğumuz için değil, bütünün hayrına katkıda bulunduğu için de kıymet vermek ve muhafaza etmek gerekir. Yani ben demiyorum, dizi öyle söylüyor. Devam edelim.
Şimdi gelelim o günün eşikte bekleyen Türkiye’sinin askıda kalmışlıklarına. En büyük gündemimiz şu efendim: “Biz Avrupa Birliği’ne giriyoruz.” -yoruz. -eceğiz. -ecek miyiz? Ama girmeli miyiz, girmemeli miyiz? Savruluyoruz. Avrupa Birliği’ne girmek milli kimliğimizi kaybetmek demek mi? Kurtuluş mücadelemiz ve küllerinden doğan bu devlet… Dizi boyunca Avrupalılığımızı sorguluyoruz. Buna benzer pek çok televizyon işi yapılmasına, eş zamanlı olarak ekranlarda yer alan dizilerin (referans seven okurlar için: Avrupa Yakası, “AB Bölümü”) içinde bu konuya yer verilmesine rağmen, hiçbir dizide mesele bu denli çıplak bir biçimde anlatılmadı. Bu kadar sert sözlerle, bu dönüşüme ilişkin görüşler eleştirilmedi. Yabancı Damat birbirinden farklı kuşaklara yer veren hikâyesinde, ülkeye, değerlere ve dünyaya farklı gözlerle bakan karakterlerin ağzından o günün Türkiye’sinden yükselen sesleri duymamızı sağladı. Ancak, yazının azıcık yukarısında bahsettiğim gibi, hane içinde yer alan sosyal hayata ilişkin kurallar her bir mikro grup için farklılık göstermemektedir. Demem o ki, neresine taşınırsan taşın canım memleketim, karşı pencerede gördüğün o komşu hep aynı kişiydi. Yani yine ben demiyorum, dizi öyle söylüyor… Hatta diyor ki, “Boşnaklar da bizden.” O bunu söylerken yalnızca Boşnakları kastetmiyor. Anlıyoruz. İçimiz sıcacık oluyor.
Geleneğimiz başka, göreneğimiz Yunan’dan bambaşka. Önce fevkalade kızıyoruz bu duruma: Ne cüretle gelir, kızımızı alırlar! İlerleyen bölümlerde İstanbul’u Yunanlı dostumuzla adım adım geziyoruz.Kentin asıl sahiplerinin orada ikamet eden Türklerin yanında, milli kimliklerin hiç de mesele olmadığı bu durumda, komşularımız olduğunu hatırlıyoruz.
Kısa Bir Memleket Atağı!
Dün babamdan, doğup büyüdüğüm, güzelliklerine doyamadığım ve orada yaşayan insanları sevmediğimden, sınırları dahilinde hiç de yaşamak istemediğim o kasabanın, aslında bir Yunan kasabası olduğunu öğrendim.
AB sürecimiz uzun yıllar sürdü ve geriye dönülmesi oldukça güç olacak bir biçimde kör düğüm edilip kenara kaldırıldı. İçinden geçtiğimiz bu süreç, bu askıda kalmışlık hâli, nihayetine varıp sonuçlanmadı. “Peki Zeynep, nedir bir durum toparlar mısın?” dediğinizi duyar gibiyim. Toparlıyorum efendim. Yabancı Damat, seyirciye AB sürecini sorgulatır; Türk-Yunan ilişkilerinin düzelmesi için çaba sarf eder, modernliği kültürden ayrı bir yere koymaz. Dolayısıyla bu topraklarda dejenere bir toplumun ortaya çıkamayacağını, endişelenmeye mahal olmadığını söyler. Ve en önemlisi, bizi ringin kenarına doğru yavaşça çekip terimizi siler. Bu geçişin tamamlanacağını, mutlulukla ve barışla sonlanacağını vadeder. Turner asasını yere vurur ve bütün eşik süreçlerinin çözüme kavuşması gerektiğini, ancak böyle huzur bulunacağını buyurur.
Aslına bakarsanız, bu “askıda olma”, “eşikte olma”, geçiş sürecinde yer alma meselesinin Turner’a göre üç, her biri birbirinden kıymetli aşaması vardır. Bunların ilki eski durumdan ayrılma (separation) hâlidir. İkincisi bizim içinde bulunduğumuz ve pek de yakından tanıdığımız dönem olan, bizzat liminal evre (transition/liminality) dir. Üçüncüsü de… Anlatmaya gerek var mı bilmiyorum; çünkü bu bilgi gerçek hayatta karşımıza çıkmayacak. Ama genel kültür olsun diye söyleyeyim: yeniden katılım (Incorporation). Normal şartlarda bu sürecin bir biçimde tamamlanması beklenir. Ancak didik didik ettiğimiz bu örnekte, görmüş olduğumuz gibi süreç tamamlanmayabilir. Öyleyse bu duruma “uzamış liminality” diyebiliriz. Bauman’a göre ise modern toplumun istikrarlı bir yere ulaşmayacağını, akışta olduğunu söyler. Bu, topyekûn kültürden, töreden uzaklaşmak mıdır? Belki. Zira kültürün muhafazası için ritüellerin kuvvetli hatırlatıcılar olduğunu düşünürsek, evet. Böylelikle eşikte olma hâli, askıda kalmışlıklar toplumlar için her zaman söz konusu olacaktır. Zaman değişir, hikâyeler değişir; hatta askıda kalmanın ihtiva ettiği anlam da değişir. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde… Meselenin makro boyutuna bakmışken, şimdi gelelim mikrodaki hâline: Oooooo, bir dizi! Hayır, bir pembe dizi. Olur mu canım, o bir suç dizisi. Saçmalama, gerilim. En manalı tespit şu olacak galiba, sanıyorum ki bu bir komedi dizisi. Dram değil miydi? Hem şu başroldeki kız nereye gitti? Neyse, ne! Ooooo, bir Cannes efsanesi: Kızılcık Şerbeti. (Yaşı yetmeyenler için özel açıklama: burada Beyaz Show’a gönderme var küçüğüm)
Kızılcık Şerbeti konusuna giriş yapmadan evvel şunu paylaşmasam olmaz. Yabancı Damat’ın 2000’li yılları muazzam bir biçimde temsil ettiğini söylemiştim. Söylemediysem de şimdi söylüyorum. Ama bunu yapma biçimini kesinlikle yukarıda bir yerlerde açıkladım. Bu topraklarda farklı zamanlarda yaşamış, farklı cinsiyetlerden, farklı kültürlerden ve milletlerden karakterlerin ağzından dinliyoruz hikâyeleri. Ne muazzam… Ama bu projenin başarısı buradan gelmiyor. Mesele şu: Biz bu karakterleri tanıyoruz. Ailemizden biri gibi, iyi bir temsil falan demeye çalışmıyorum. Biz, ilk bölümden itibaren bu karakterlerin tutarlılığını görüyoruz. Fiziksel özelliklerine aşina olduğumuz kadar, mizaçlarını, zevklerini ve en önemlisi sınırlarını biliyoruz. İşte tam da bu sebeple bu karakterler evlerimize giriyor ve “bizden biri” hâline geliyor. Onlara güveniyoruz. İyi veya kötü insanlar olmalarının çok ötesinde ölçülü ve hesaplanabilir tarafları var. Bu durum Yabancı Damat’a özgü değil. O yıllarda ve o yıllara yakın tarihlerde ekrana gelmiş birçok dizide, aslına bakarsanız bu teşhis apaçık ortada; işte kabak gibi duruyor orada. Bu sebeple kendimizi iyi hissetmek istediğimizde açıp, hâlâ o dizileri izliyoruz. Çünkü birazdan konusunu edeceğimiz 2020’li yılların tekinsiz atmosferini Kızılcık Şerbeti karakterleri kadar bizler de yaşıyoruz. Her hareketi hesaplanabilir olan bu karakterler, yer aldıkları dizinin hangi bölümüne açıp, bakarsanız bakın orada çok da iyi tanıdığınız hâlleriyle siz izleyicilerini güvenle kucaklarlar. Haberleri hep o çok iyi tanıdığımızı sandığımız kişiden dinlemek istememizden farklı değil bu durum. Seda Sayan’ın Türkiye’nin en güvenilir insanı olduğunu şimdi, bütün bunların sebebini bilen biri olarak şaşırır mısınız? Elbette Avrupa Yakası’na, 7 Numara’ya sığınacağız. Orası bizim Susam Sokağı’mız.
Gelelim Şerbo’ya. Kızılcık Şerbeti’nin her sezon artan şiddet, kaos ve huzursuzluk ikliminin içinde gittikçe kaybolan seyircisi, hikâyenin içinden çıkılmaz bir sarmal hâline gelmesiyle anlamın silinerek kayboluşunu yüreği pek de sızlamadan takip eder. İzleyici sayısı günden güne azalır. Ancak ne büyük şanstır ki beyaz camda kayda değer yapımlar yer almadığı için Şerbo seyircisi cuma günleri için farklı bir eğlence alternatifi bulamaz. Eskiden heyecanla takip ettikleri bu diziyi artık telefonlarıyla oynarken arka plan sesi olarak değerlendiriyor olsalar da, sadakatleri bir biçimde devam eder.
Kızılcık Şerbeti, sosyal medyadaki seyirci tepkileri ve RTÜK kısıtlamaları dahilinde yönünü bulan, neredeyse gerçek zamanlı diyebileceğimiz bir biçimde toplumsal olayları ekrana taşıyan ya da beğenilmeyen, rahatsız edici bulunan unsurları bölüme dahil etmiş olsa da fragmanda nabız yokladıktan sonra bölümden çıkartılan ve senaryosu güncellenen, böylelikle Türk dizi tarihinde oldukça ilginç anlamda yer bulmuş bir yapım. Yani, bu doğrultuda set ekibinin neredeyse hiç yemek yememesi ve hiç uyumaması beklenir.
Sezonlar boyu seyircinin ilgisini canlı tutmak için dizinin uygunsuz(!) tarafları giderek parlatılmış, yayın saatine pek de uygun olmayacak biçimde şiddet, cinsellik olmasa da gayriahlaki ilişkiler ve gerilim unsurları köpürtüldükçe köpürtülmüşken, hikâyenin yolu kapandıkça, ihtimaller tükendikçe karakterlerden vazgeçilmiş, aynı hikâyeyi bir başka karakter üzerinden yeniden sergileyebilmek için hikâyeye yeni yüzler eklenmiştir. Yani ne diyorum? Kızılcık Şerbeti’nde mesele hikâyedir. Karakterlerin kim olduğunun, ne hissettiğinin hiçbir önemi yoktur. Yukarıda Yabancı Damat için söylediklerimin aksini burada öne sürebilirim. Kızılcık Şerbeti’nde karakterleri gerçek anlamda tanımayız. Onlara güvenemeyiz. Nerede nasıl davranacaklarını bilemeyiz. Sözlerinin arkasında durmazlar ki zaten gerçek anlamda arkalarında durdukları tercihleri de yoktur. Kişilikleri yüzer gezerdir. Hikâyenin içinde her biri bir nesne olmanın ötesine geçemez. Örneğin; başroldeki iki genç sadece biri kadın, diğeri erkek olmak üzere iki genç olmaktan ibarettir. Her sezonda kimlikleri ve kişiliklerindeki dönüşümü seyirci yadırgamaz. Öyle ki ilerleyen sezonlarda yapımdan ayrılmışlar ve yerlerine yine iyi görünen bir başka iki genç insan geçmiştir. Hikâye olduğu gibi akar. Televizyon yapımlarında bu durumun eşi benzeri çok azdır. Kızılcık Şerbeti’nin evreni seyircileri hikâyenin içine katmaz. Hatta gün geçtikçe daha da uzaklaştırır. Bunu uygunsuzluğu seyirciye seyrettirebilmek için yapar. Aksi hâlde ailenin iyi niyetli, saf kalpli Mustafa’sının bütün ailesini kurşundan geçirdiği ve sonrasında intihar ettiği görüntüleri seyredemezsiniz.
Kızılcık Şerbeti karakterleri gitgide birer karikatür sığlığına çekilirken, seyircisi hikâyenin tahmin edilebilirliği içinde güvendedir. Burada “güvenlik” kavramını iyi anlamda kullanmıyorum. Seyirci hikâyeyi bilir, bir sonraki bölümü veya sezonu dizinin yazarlarının yapabildiği ölçüde öngörebilir. Peki bu aslında ne demektir?
Dizinin seyircisinin izlediği hikâyenin uygunsuzluk paterniyle öne çıkması sebebiyle sapkınlığını açıklamaya lüzum görmüyorum. Dizinin içinden küçük bir örneklem alalım, gerisini okuyucuya bırakalım. “Mütedeyyin bir ailenin babası, dünürünün kız kardeşiyle gayrimeşru bir ilişki yaşar. Hamile kalan metresi, daha iyi bakım alabileceği bir hamilelik geçirmek üzere adamın ailesiyle yaşadığı evine taşınır. Adamın karısı metresi sofraya kabul etmeyerek tepkisini ortaya koymuş olsa da onunla aynı evde yaşamaya devam eder. Bu ailenin yetişkin yaştaki çocuklarıysa bu durum karşısında sadece homurdanır.
Seyirci bu sapkın temsile aşina olur, tanışır. Bunun ardından tahmin edilebilirlik gelir. Tehlike burada başlar. Çünkü seyirci bu biçimde ihtimallerin varlığına alışır. Normalleştirir. Tahmin ettikçe, üzerine düşündükçe bu ihtimallere alışır. Zihni günden güne sapkınlaşır. Herhangi bir medya üretiminde kötü olanı göstermek tek başına tehlikeli değildir. Ancak kötülüğü izleyenle beraber inşa eder ve ona önce yol yordam öğretip, sonra da öğrendiklerini pekiştirmesi için alan açarsanız, temsilde göründüğü gibi bir toplum inşa etmiş olursunuz.
Kızılcık Şerbeti, düşmanı ülkenin sınırlarının ötesinde, çok uzaklarda bir yerlerde konumlandırmaz. Aile sofrasına oturtur. Onunla ahbap olur. Sonra düşmanın yerine geçirir seyirciyi, onunla empati kurdurmaz, onun kötülüğüne, her nasılsa fenalığına yoldaş olur. Kötüyle duygudaşlık kurmak ahlaki açıdan her yapım için fenalık inşa etmeyle ilişkilendirilemez. Bunun güzel örnekleri de vardır. Raymond Reddington’ı (The Blacklist), Tyler Durden’ı (Fight Club) severiz. Bunlar faydalı kötülerdir. Tyler bizleri tüketim çılgınlığından, modern hapishanemizden kurtarmak için oradadır. Raymond Reddington ise suç kariyerine ilişkin süper güçlerini habis kötülüğün sonunu getirmek için kullanır.
Kızılcık Şerbeti karakterlerinin seyirci için önemsizleşen kişilikleri günümüz dünyasının bir temsili olarak oradadır. Kimliği, kişiliği ve gerçek bir temeli olmayan eylemleriyle gündelik hayatın içinde senaristin elinde bir top gibi oynadığı karakterler, seyircinin sosyal medya yönlendirmeleri ve RTÜK’ün anlatıyı hizaya sokmak için uyguladığı haklı müdahalelerle biçimden biçime sokulur. Böylelikle yüzleri gittikçe silikleşir. Suretleri ortadan kalkan kişiliklerinden arınmış bu amorf nesnelerin canı acımaz, gerçekten ölmezler, onurları kırılmaz.
Günümüz dünyasında gittikçe silikleşen insan kimliği, gerçek anlamda tanış olmayı zorlaştırır. Ahlaki kırılmanın, artan suç oranlarının ve kabahatin cezayla bir türlü örtüşmemesinin altında, kızılcık sosuyla bir taban oluşturuyorum. Yoruldum. Çok daha fazlasını yazarım ama derdimi anlattığımı düşünüyorum.
Demem o ki, bu iki temsilin meraklı ve huysuz bir biçimde yapılmış olan kıyasından çıkarılacak şey şudur: 2000’li yıllarda düşman ülke sınırlarının dışındadır. 2020’lere gelindiğinde apartmanın karşı dairesine taşınır, aile sofrasına oturur, hatta yatak odasının içinde bir yerlerde kendine yer bulur.
İki dizinin arasındaki temel fark askıda kalmanın kendisi değil, askının ufkudur. Yabancı Damat’ta askı tamamlanacağı varsayılan bir geçiştir. Kızılcık Şerbeti’ndeyse askı, tamamlanması beklenmeyen bir varoluş hâline dönüşmüştür. Bu anlamda, ilk dizi uzamış bir liminaliteyi, ikincisi ise kalıcı bir liminaliteyi ortaya koyan bir temsil rejimini kurar. Liminalitenin temsildeki toplumsal ölçeği değişse de değişen dünya askıda kalmışlıklarımıza değer katar. Eşiğimizin adı değişir ama soyadı hep aynı kalır.
Zeynep Abla der ki: “Sen kendini eşikte tutmaya meyilli olduktan sonra makro veya mikro ölçekte kendini orada tutacak bir mesele bulursun.”



