Pazar, Kasım 23, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Atatürk ve Cumhuriyet Kadını

Kaymakam Halil, evinin önünden ayrılırken kendini almaya gelenlere sordu:

“Hazırlıklar tamam, her şey yolunda mı? Aman bir eksik, gedik, kusur olmasın sakın?” Günlerdir hummalı bir şekilde çalışanlardan onaylayıcı bir baş sallayışı görünce rahatladı.  Kâtibi Mehmet, yanına yaklaşıp gururla konuştu: “Herşey hazırdır Kaymakam Bey, siz merak buyurmayın. Tüm resmi binalar, kalınacak yer, bando, halk oyunları, gösteriler, her şey istediğiniz gibi… Ayarlandı.”

Yeni diktirdiği siyah takım elbisesinin içinde genç kaymakam oldukça heybetli görünüyordu. Boyun bağını düzeltti, saatine baktı, arkasına dönüp evdekilere seslendi. “Hadi kalın sağlıcakla, ben sizi sonra aldırırım, hazırlanın siz.” Arabaya binip yola koyuldu. 

Annesi, karısı, iki çocuğu el sallayarak uğurladılar Halil’i.

Son birkaç haftadır dur durak bilmez bir heyecan vardı kasabada. Taşlı yollar, iki katlı evler, direkler ve balkonlara asılmış bayraklar rüzgârda titriyordu. Bando uzaklarda prova yapıyor, çocuklar sokakta koşturuyor, kadınlar evlerinin önünde telaşla hazırlıkları kontrol ediyordu. “Geliyor!” deniyordu, “O geliyor!” 

Uzakta araba sesi kaybolurken Hasibe, elinden düşürmediği Türk bayrağıyla hâlâ yola bakıyordu. Titrek parmakları bayrağı sıkıca kavramış, gözleri ufukta donmuştu. Koluna giren genç kadın, sabırla onu çekiştiriyordu:

“Hadi ana, geçelim biz de içeri. Hazırlanalım.”

Hasibe bir an bakışlarını çevirdi; birbirini itekleyen iki çocuğu gördü, yabancıydı. Kaşlarını hafif çattı:

“Kim bunlar Zeliha? Komşu çocukları mı?” 

Zeliha gülümsemeye çalışarak cevap verdi:

“Onlar torunların ya anacım. Ben de…”

“Ha tamam ya, şimdi tanıdım, tamam tamam,” dediyse de üstünde fazla durmadı, geçiştirdi hemen. Gözleri bir an parladı, tekrar bulutlandı. Bir eliyle kulağına gelen bando sesine işaret edip, “Bak Zeliha, bu sefer gelecek, biliyorum ha. Rüyamda gördüm hem. Sapasağlam, turp gibi maşallah; o eski, tozlu asker kıyafetiyle pırıl pırıl parlıyordu. Gelecek bu sefer. Cepheden en son gelen, o olsa da gelecek işte. Ahmet…”

Sesi titredi. “Ben o zaman, on yaşındaki Halil’imle ve kucağımda yeni doğmuş bebeğimle onu bekledim.  Haftalarca… Aylarca… ‘Geleceğim,’ demişti. Bu kutlama askerler için değil mi Zeliha? O da askerdi ya, bu sefer döner belki, hıı ne dersin?”

Zeliha sabırla omzunu sıvazladı:

“Evet anacım, askerler de var. Gel hadi, hazırlanalım.”

Tek katlı taş evin demir kapısını sürgüleyip, bahçedeki taş basamakların üzerinden içeri girdiler. Hasibe hâlâ kendi zamanını yaşıyordu. Dolabı açarken mırıldandı. 

“Nerde benim çarıklarım Zeliha? Hani sana yıka dediğim üç etekli fistanım?  Baban pek severdi ya onu. Çabuk olalım hadi.”

Bir an durdu bakışları boşluğa kaydı: “Baban mı?… Sen onu tanıdın mıydı ki?  Tabii ya onu tanımayan mı vardı şu kasabada?”

Sonra Zeliha’ya döndü, gözlerinde yabancı ifadeyle, “Sen… Sen kimsin?” diye sordu.

Evin içinde çocuklar gülüyor, oynaşıyor, sanki “Yine mi babaanne?” dercesine fısıldaşıp duruyorlardı. Zeliha onlara bakıp gözleriyle susun işareti yaptı. “Hadi yıkayın elinizi yüzünüzü. Giyin esvaplarınızı.”

Hasibe dolapları karıştırırken bir yandan da kınalı uzun saçlarının örgülerini çözmeye çalışıyordu. “Geceleri ateşin başında sallardım beşiği. O uyurken ben Asım’a mektup yazardım. ‘Gel’ derdim, ‘bebeğimiz seni bekliyor.’” 

Koca bir “Ahhhh ah!” döküldü dudaklarından.

“Bak Zeliha, çizmelerini boyadım nasıl olmuş?” 

Gözlerini bayrağa çevirip gülümsedi yeniden.

“Bu defa gelecek…Bu defa, kesin gelecek.”

Odanın içinde zaman dağılmıştı. Hasibe’nin dünyasında Ahmet, savaş, yeni doğmuş bebek, on yaşındaki Halil’in boynu bükük hâli ve bugünkü kutlama birbirine karışıyor; karşısındaki gelinini, torunlarını bile tanımaz hâle gelmişken, elleri titreyerek bayrağa sarılıyordu.

Kapının çalınmasıyla Zeliha’nın yüreğine bir ürperti düştü. “Hah, almaya geldiler bizi,” diye fısıldadı kendi kendine. Ateş gibi bir sevinç yayıldı damarlarına. İlk kez görecekti onu. O büyük kahramanı, Atatürk’ü. Çocuklara baktı, giyinmişler, akça pakça hazırlardı. Annesine üç etekli fistanını giydirmiş, başına pullu yemenisini takmış; ayaklarında da o eski çarıkları… Kendisi de hazırdı neredeyse. İnce uzun zarif bedeninde pastel tonda bir elbise vardı. Belinde ince bir kemer, etek kısmı zarifçe sallanıyordu. Boynunda inci bir kolye, bileğinde zarif bir saat. Kapıdan çıkarken anacığını, çocuklarını, kendilerini almaya gelen Mehmet’e teslim etmişti, göz kulak olsun diye. Kendisi de son kez evi kolaçan edip kapının yanındaki dolaptan ayağına kısa topuklu, burnu yuvarlak, deri ayakkabısını geçirmişti. Son olarak da beyaz şapkası elinde çekmişti kapıyı. 

Arabaya binip meydana vardılar. Güneş, altın bir tepsi gibiydi. Uçuşan beyaz bulutların gölgesi, rüzgârda hışırdayan ağaçların arasından süzülüyordu. Masalar dizilmişti sıra sıra. Üzerlerinde işlemeli örtüler, tazecik simitler, börekler, çörekler, gül şerbeti sürahiler, ince belli çay bardakları…

Bir köşede davul zurna eşliğinde oyuncular renk renk şalvarları, işlemeli cepkenleriyle döne döne dans ediyor, zillerin sesi göğe doğru yükseliyordu. Meydanın yaşlı çınarının altında on kişilik bando ekibi, kırmızı beyaz giysiler içinde bir nota gibi dizilmiş; ellerinde trompetler, ziller, borazanlar… Yanlarında asker elbisesi giymiş bir grup genç duruyordu. Omuzları dik, yüzlerinde onurun gölgesi, gözlerinde o tanıdık ışıltı; vatan sevdası.

Hasibe, Zeliha’nın koluna yaslanarak arabadan indiğinde, çocuk cıvıltısı, ağaçların hışırtısı ve çiçeklerin mayıs kokusuyla mest oldu. Ama gözleri ille de başka bir şey arıyordu sanki, gönlü bu bayram şenliğinin hiçbir yerinde takılı kalmayı beceremiyordu. Henüz meydanın girişinde, önce, asker elbiseli grubu gördü; kalbi bir kuş gibi göğsünde çırpındı. Dudaklarından bir fısıltı döküldü.

“Ahmet… Geldi mi acep? Bir koşu bakıversem ya, nesine dikilip duruyom ben burada?”

Henüz zihninde taptaze olan Ahmet’in hayaliyle, Zeliha’nın kolundan su gibi akıp sıyrılıverdi. Yaydan çıkmış bir ok gibi meydanın ortasına fırladı. Halk oyunlarını yararak, zillerin davulların arasından geçip asker kıyafetli gençlerin yanına ulaştı. Elleri titreyerek onlara doğru uzandı, nefesi kesik kesikti.

“Hoş gelmişsiniz. Sağ olun var olun. Bu vatan sizlerle var!” Ardından sesi çatallanarak bir feryada dönüştü: “Ahmet nerde ya?”

Asker kıyafetli delikanlıların omuzlarından, boyunlarından tutup sorgulamaya başladı tek tek.

“Gelmedi mi yoksa? Haberi olan da mı yok? Nerde Ahmet? Nerde?”

Deli bir coşku, deli bir korku sarmıştı Hasibe’nin yüreğini. Kelimeler birer volkan gibi taşıyordu ağzından. Zeliha bir yandan kolundan bacağından zapt etmeye çalışıyor, ama yaşlı kadının hırsına, acısına, hasretine gücü yetmiyordu.

O sırada Paşa’nın yanında oturan Halil, özür dileyip kalktı masadan; bu sahneye daha fazla dayanamadı. Kalabalığı yararak anasının yanına koştu. Hasibe onu görür görmez ağlamaya başladı, sesi titredi:

“Baban nerde Halil? Gelmedi mi? Yine mi gelmedi?”

Oğlunun kolundan sıyrılmak isterken, çarığı ayağından kaydı; gözlüğü yere düşüp kırıldı. Kollarında takat tükenmişti artık. Yüzündeki çizgilerde yılların acısı, gözbebeklerinde umutla hüsranın birbirine karışan boşluğu vardı.

Ortalık aniden duruldu o ara, davulun sesi kesildi. Hasibe’nin yüreğinin atışları, meydanın orta yerinde yankılanır oldu adeta.

Sessizliğin içinde, kalabalığın arasında; ağır, vakur adımlarla biri belirdi. Saçları güneşte altın teller gibi parlıyor, mavi gözlerinde şimşekler çakıyordu. Herkes geri çekildi, meydanda bir boşluk açıldı ve o, adım adım Hasibe’ye doğru ilerledi. Yüzünü tam göremese de kim olduğunu anlamıştı Hasibe. “Bütün bu şenliğin anlamı onun gelişi değil miydi?” Yine aklı karımıştı işte. Yine unutmuştu. Kendini toparlamaya çalıştı, mahcup bir şekilde ayağa kalktı. 

Hasibe Kadın’ın hikâyesini sorup öğrenen Paşa, onun ellerini tuttu ve konuşmaya başladı:

“Hasibe Hanım… Biliyor musunuz, nice Ahmetler cephede can verirken, siz kadınlar da cephe gerisinde, sessiz ve isimsiz kahraman oldunuz. Bugün ise zaman değişti, artık savaşımız başka cephede; Cumhuriyet için çalışacağız. Her genç, her yaşlı el ele vererek, emek ve azimle Ahmetlerin açtığı yolu ilerletecek.

Ve ister misiniz ki açmaya geldiğimiz okula onun adını verelim. Öyle ki orada okuyan her çocuk onun cesaretini, onun ideallerini yaşasın; yüreğinde onun ışığı olsun.”

Gözleri ışıldayan Hasibe, “E paşam, güzel konuştun, doğru söyledin de ben ne yapabilirim ki Cumhuriyet için, neyi başarabilirim? ‘Başka cephe,’ dedin, ‘Savaşacağız,’ dedin, ‘Cumhuriyet için çalışacağız,’ dedin. Ben, ben…”

 Bunu duyan Paşa, gerildi biraz, sakin kalmaya çalışarak, eliyle susturdu onu:

“Lütfen kendinizi hafife almayınız Hasibe Hanım, bir ‘Cumhuriyet Kadını’ isterse, neler yapmaz, neler başarmaz ki?”

Hasibe bir süre sessizce durdu. Üzülmenin, beklemenin, ağlayıp sızlanmanın kime ne faydası vardı ki? O cephede savaşmıştı, kendisi de Cumhuriyet için savaşmalıydı. 

Paşaya dimdik bakarak konuştu:

“Ahmet bu vatan için silah tuttu, ben de kalem tutarım, toprak kazırım, çocuk okuturum. Cumhuriyet’i biz kadınlar büyüteceğiz Paşam.”

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Günay Oktay
Günay Oktay
1973 Adana doğumlu. Emekli hemşire.

POPÜLER YAZILAR