Gecenin dördüydü. Gözlerinin altında mor halkalar vardı. Dudaklarında ne öfke ne acı ne gülümseme… Sadece bir çizgi. Yüzünü cama sürttü. Gözlerini kapattı. Derin bir nefes aldı. Bir adım geri çekilip camla teması kesilince yeniden gördü aksini. Camdaki yansıması kararlı, acımasız ve sabırsızdı.
On yedi yaşındayken karakolda geçirdiği saatleri hatırladı. Müdür geldiğinde herkes ceketini iliklemişti. Yarbay çağırılmamıştı bile.
“Kız biraz hassasmış,” demişti polislerden biri, “çok zor bir yaş.”
Olay büyümesin diye ailesine bile haber vermeden, müdürle göndermişlerdi onu. Tam o anda karar vermişti, günü gelinceye kadar bir daha konuşmamaya.
“Bugün öldüreceğim,” dedi kendi yansımasına. “Artık zamanıdır.”
Sokakta rüzgâr kuru dalları sallıyordu. Dışarıdakiler üşüyordu, içi üşüyordu.
Yıllardır o ânı bekliyordu. Onca yıl en derinine saplanan zehirli oklar, sonunda içinde habis bir hâl almıştı. Çok yakında bu dünyanın çilesinden kurtulacaktı. Zamanı daraldıkça kararlılığı artmıştı.
Odanın köşesinde duran okul çantası, bir haftadır açık bekliyordu. İçine ne koyulduğu değil, içinden ne çıkarıldığı önemliydi.
Kırmızı paltosunu giydi. Botlarını sessizce ayağına geçirdi. Sokağa çıktığında hava çok soğuktu. Nefes alıp verdikçe hava buharlaşıyordu. Çantasındaki eldivenleri giydi. Kasaba uyuyordu, sanki bir o uyanıktı. Herkes rüyadayken o, yıllardır kurduğu hayalini yaşayacaktı.
Küçükken ona “Yelken” derlerdi. Derin mavi gözleri, ona bakanlarda deniz hissi uyandırırdı. Rüzgârda savrulan buğday tarlası gibi saçları bir yelkenliye benzerdi. Şimdi saçları terk etmişti onu. Bir an içinden acıya benzer bir duygu geçti. Duygularını görmezden geldi, sildi zihninden. Genç kızlığa adım atınca, kasabadaki erkeklerin dikkatini çekmeye başlamıştı. Kahvenin önünden geçmezdi, arka yollardan dolaşırdı. Yine de olacaklardan kaçamadı, içlerinden biri şeytana uydu.
***
Emekli öğretmen Zeki Bey, her sabahki gibi saat altıda kalktı. Ekmeğini kızarttı, üzerine zeytinyağı ve kekik gezdirdi. İnce bir dilim peynir, tuzsuz yedi zeytin. Banyoya geçti, aynaya baktı. Saçlarını geriye doğru taradı. Ne zaman aynanın karşısına geçse kendisini tanıyamıyordu. Gözleri hâlâ kara, bakışları hâlâ keskin ama içinde bir şey eksikti. Grileşen saçlarının gölgesi sanki hayatına vuruyordu. Çaresiz bakışlarla vedalaştı aynadaki aksiyle.
Salonda biriken postaları ayıkladı. Eski gazeteleri katladı. Her sabah yürürken adımlarını sayardı. Evden çöpe otuz iki adım. Çöpten fırın kırk yedi adım. Fırından eve altmış bir adım. Rutin, onu hayatta tutan tek şeydi. Gazeteleri bir poşete koydu, siyah paltosunu giydi. Kapının kenarındaki bastonunu görmezden geldi. Bahçeden iki basamakla çıkılan dar sokağa adım attığında başladı saymaya, bir, iki, üç, dört… O sabah yirmi birinci adımda Azrail karşısına dikildi. Sabahın erken vakti, bu karşılaşmayı kimse görmedi.
“Merhaba,” dedi kadın. Sesi tanıdıktı ama nereden?
Yaşlı adam, titrek bir sesle “Buyurun?” dedi.
Beyaz eller, çantanın içinden bir karne çıkardı. “Hatırladın mı bu notu?” dedi ve parmağıyla satırı gösterdi. “Daha çok çalışmalısın, çok daha fazla. Yapacağını biliyorum. Ailen için.”
Adamın sesinden sonra elleri titremeye başladı. “Sen?”
“Daha çok çalıştım, evet. Derslerime değil ama terli bedenlerinize!”
Buruşuk elleriyle karşısında tir tir titreyen adam cevap vermeye yeltendiğinde, çantadan çıkan çekiç hızla havaya kalktı. Darbe, alnının ortasına indi. Gözleri kanla kaplanırken tek düşündüğü şey, adımlarını tamamlayamadığı oldu.
***
Kadın ellerini yıkarken titremiyordu. Bir sokak aşağıdaki caminin tuvaletindeydi. Bu mevsimde ne kadar da ıssızdı kasaba. Başını kaldırıp duvardaki aynaya baktı. “Varan bir,” dedi. Ellerini kırmızı paltosuna sürterek kuruttu. Cebinden defterini çıkardı. Adresler, isimler, eski tarihli notlar vardı içinde. Çocukken tutulmuş, büyüyünce temize çekilen bir hesap defteri. İlk sayfada, sıralanmış isimler vardı. Öğretmen Zeki, Müdür Bülent, Yarbay Azim ve son olarak Doktor Naci. Defterin arasına sıkıştırılmış, bakkal işi kırmızı kalemle öğretmenin üstünü çizdi. Bakışları ikinci sıraya odaklandı.
***
O sırada kasaba uyanıyordu. Komiser Can, telsizden cinayet anonsunu dinliyordu. Polisler olay yerine ulaştığında katilin gölgesi çoktan silinmişti. Suç aleti, kamera kaydı ya da görgü tanığı yoktu. Yalnızca çatlayan bir kafatası sokağın kenarında yatıyordu. Kasabada böyle şeyler pek olmazdı.
Can, olay yerine ulaştığında, kasabalı meraklı kalabalık, üzeri gazete kağıtlarıyla kapanmış cansız bedenin etrafındaydı.
Maktulün kimlik bilgileri geldiğinde, olağan dışı hiçbir şey yoktu. Yıllar önce emekli olmuş, eşini kaybetmiş, çocuğu hiç olmamış, yaşlı bir adamdı Zeki Kaynak.
Can, bu vakayı nasıl çözeceğini bilmiyordu. İz yok, ses yok, gören duyan yoktu. Uzun boylu iri cüssesiyle karakoldaki sandalyesine zor sığmış, bir elinde kalem bir eliyle saçlarını karıştırırken düşünüyordu. Tam o anda telsizden yeni bir cızırtı duyuldu.
***
Emekli okul müdürü Bülent, kasabadaki hayatını huzur içinde geçiriyordu; sabahları yürüyüş yapıyor, balık tutuyor, kahvede yaşıtlarıyla emekliliğin hakkını veriyordu. Evi bir çıkmaz sokaktaydı. Karısını birkaç sene önce kaybetmiş, iki kızını da okutmuş, evlendirmişti; ikisi de yurtdışında yaşıyordu.
Her sabahki gibi o sabah da saat ona doğru uyanmıştı. Uzun uykular ona göre dinçliğinin en büyük besiniydi. Banyoda soğuk duşunu aldıktan sonra mutfağa geçmiş, blenderin içine doğradığı kırmızı sebze ve meyveleri atıyordu. Sağlıklı beslenmek de hayatının bir parçasıydı.
Kapı çaldığında kimseyi beklemiyordu. Artık gözleri de eskisi kadar iyi görmüyordu. Ellerini mutfak bezine silerek yaklaştı kapıya. Bir kadın gördü delikten bakınca. Kim bilir hangi kendini bilmez, diye düşünerek açtı kapısını Azrail’e usulca.
Boynunda asılı olan gözlüğünü geçirdi gözüne. Görebiliyordu artık çehresini. Görmemeyi dilerdi.
“Tanıdın beni,” dedi kadın.
Yaşlanmıştı belki ama direnmeyi bırakmazdı. Son anları olduğunu sezse de konduramadı. Ona kim, ne yapabilirdi? O bugüne bugün Müdür Bülent Bey’di.
“Tanıdım,” dedi, gözlerini kadının gözlerine kilitledi. Bir an eski ateşler yandı içinde. Kadın gördü yaşlanmış gözlerdeki kırmızı alevleri. Daha da kinlendi.
“Hâlâ utanmıyorsun.”
Cevap vermedi adam. Gözünü bile kırpmadı hatta. Bakışına şevk de karıştı. Bu, kadını çileden çıkarttı.
“Kapına geldiğimde beni kurtaracağını ummuştum. Sen Zeki’ye ortak oldun,” dedi hırsla.
Eli çantasına gitti. Bu sefer çekiç yoktu. Çantadan bir bıçak çıkardı. Ve geçmişin boynuna sapladı. O çıkmaz sokakta yaşananları kimse görmedi. “Varan iki,” dedi evin camına yansıyan aksine. Kırmızı paltosunun cebindeki deftere dokundu. Bir ismi daha kırmızıyla çizecekti.
***
Can, aynı gün ikinci cesede bakıyordu. Küçücük bir kasabada üst üste iki vaka, iki adam, iki eski öğretmen… Böylesine hırsla öldürülmeleri tuhaftı. Suç aleti bu cinayette de ortada yoktu. Yine ne bir gören vardı ne bir duyan. Cinayet aletleri farklı olsa da kuşkuları, bu iki cinayeti aynı kişinin işlediğini söylüyordu. Hisleri doğru çıkardı komiserin.
Kimlik bilgilerinden sonra iki adamın da zamanında aynı okulda görev yaptıkları ortaya çıktı. Katil; belki eski bir meslektaş, belki de bir öğrenci, belki de çok farklı biri olabilirdi. Can, bir türlü ipin ucunu yakalayamıyor, âdeta gözleri bağlı katille körebe oynuyordu. Yine de tek şeyden emindi. Katil, şu anda kasabada hiç iz bırakmadan dolaşıyordu. Kimdi, neydi, bilmiyordu ama mutlaka nefret dolu biri olduğuna emindi. İçinden bir ses, “Göremiyorsun ama orada bir şey var,” diyordu. O sesin peşini bırakmamaya kararlıydı.
***
Kadın üçüncü durağına ulaşmadan önce bir mola verdi. Eski tren istasyonuna gitti. Gençliğinde, kimseye bir şey anlatamadığı, korkup sindiği, çaresiz kaldığı zamanlarda hep oraya giderdi. Oradaki duvarlara anlatır, ağlardı.
Avucunun içinde küçük bir şey vardı. Defterin arasında sakladığı bir resim. Arkasında adının baş harfleri yazıyordu: E. A. Ailesiyle son mutlu olduğu an. Kırmızı paltosunu çıkarıp raylara oturdu. Derin bir nefes aldı. Kendini o zamanlardaki çaresiz çocuk gibi hissetti. Sonra ayağa kalktı. Gölgesine baktı. Büyümüştü, korkmuyordu ve artık tüm sustuklarının hesabını soruyordu. Paltosunu giyip kullanılmayan istasyondan çıktı, Azim’in evine doğru yürüdü. Onu satın alan adamın evine doğru…
Eski tahta kapı yumruklarıyla sarsılıyordu. Ama kapı açılmadı. “Korkusuz,” dedi içinden. Çelik kapı bile taktırmamıştı evine. Biraz zorlasa içeri girmesi mümkündü. Girmesine gerek kalmadı. Bir komşu göründü yan evden. Kapı açılmamıştı. Çünkü Azim bir hafta önce ölmüştü. Bir haftadır, sonu geldiğini öğrendiğinden beri evden çıkmadığı için haberi olmamıştı.
“Bahçede devrilen ağacın altında kaldı,” dedi komşusu ve sordu, “Siz yakını mıydınız?”
Ne cevap verilirdi böyle bir soruya? “Amcam sayılırdı,” dedi. Yalan değildi aslında. Yarbay Azim babasın kuzeniydi. Zaten kötülük her zaman en yakınlardan gelirdi.
Komşu, “Başınız sağ olsun kızım,” diyerek evine girdi.
Defalarca dünyalarının başlarına yıkılmasını dilemişti. Yaradan sonunda sesini duyurmuştu demek. Elindeki resme baktı. Dudakları titredi. Anne babası hayattaydı o zamanlar. Pembe eteğiyle onlara sarılmış, gülümsüyordu.
Müdür Bülent, bir zaman sonra yakın dostu Azim’i de katmıştı bu iğrençliğe. Azim, amcası gibi gördüğü yarbay, nasıl yapabilmişti bunu, hâlâ anlayamıyordu. Bir de bu iş için her defasında Bülent’e para veriyordu.
Azim; tehditle, şantajla, sahip olduğu gücüyle korkutarak ona sahip olmuştu. O da diğerleri gibi evliydi. Ancak karısı hiç evde durmaz, büyükşehre kaçardı. Belki de Azim’den kaçardı, bilinmez. Okulda, Zeki ve Bülent her boşluklarında kucaklarına alırlardı onu. Bazen müdür odasında, bazen kapısı kilitlenen depoda. Azim okul çıkışlarında onu evinde beklerdi. Bembeyazdı yarbayın evi. Ailesi onu dershanede zannederken mengene gibi kollar, dikenli kucaklar ruhuna acıyı işlerdi. Hem içi hem dışı acırdı.
“O zaman sıra sende Naci,” dedi. Yine onu duyan kimse olmadı. Defterde bir kişinin daha adı çizilmişti.
***
Doktor Naci, emekliliğinden sonra gönüllü çalışmaya başlamıştı. Ruhunu temizlemenin yolunu hayırlı işler yapmakta, şifa olmakta arıyordu. Ne var ki bazı günahlar kalıcıydı. Bir deri bir kemik kalmış kadın onu bulduğunda, çalıştığı küçük klinikteydi. Üzerinde beyaz önlüğü vardı. Elindeki mendille terlemiş alnını silip, yorgun adımlarla odasına geçti. Bekleme salonu yaşlı, çocuk, inleyen hastalarla doluydu. Hemşireler hastalarla meşguldü. Kalabalıktan faydalandı, Naci’nin odasına süzüldü.
“Beni hatırladın mı?” diye sordu.
Naci sessiz kaldı. Sonra başını salladı.
“Seni büyük adam sandım. Herkese şifa olurken bana sustun. Her şeyi anlattım sana, ‘Yardım et,’ diye yalvardım. Karakolda beni dinlememişlerdi. Belki sen sözünü dinletebilirdin. Ama Hipokrat yeminini sattın, insanlığını sattın.”
Kadın bu kez silahını çekti. O anda göz göze geldiği adamın gözlerinde pişmanlık gördü. Gerçek bir pişmanlık, bu bileğini yavaşlattı. Zaten çok yorgundu, gücü git gide tükeniyordu.
“Ben… ölmek isterim. Zaten senelerdir, her gün, her an yaşayan bir ölüden farkım yoktu. Ama sen öldürme beni,” dedi adam.
Kadın durdu. Nefesi ciğerlerini yaktı. Gözleri kırmızı paltosuna takıldı. Ailesinden kalan tek hatıraydı o palto. Evden, kasabadan kaçarken yanında götürebildiği tek şey.
Naci devam etti. “Sen git, ben yarın yaşamıyor olacağım. Bir de bunu yük etme kendine.” Kadın şaşkın, inanmaz gözlerle gözlerle baktı.
“Neden bekledin o zaman ölmek için?”
“Bir gün geleceğini biliyordum. Sana söylemem gereken bir şey vardı. Ben sadece ailemi korumak için sustum.”
Bu cümle doldurdu küçük doktor odasını. O anda sanki dışarıdaki herkes durdu, zaman dondu.
***
Kanamaları artınca gelirdi genç kız. O söylemeden de ne olduğu belliydi. Naci, her şeyi öğrendiğinde önce polise gitmeyi düşünmüştü ancak gençti, tecrübesizdi. Yeni evlenmişti, yakında bebeği olacaktı.
Sıklaşan hastane ziyaretlerinden kuşkulanan Azim, ne olup bittiğini anlamış, doktoru tehdit etmişti. “Evi barkı olan adamsın Doktor, ateş düşmesin hanene, dikkatli ol,” demişti.
İki gün sonra evinin dışındaki ahırda yangın çıkmıştı. Hayvanı yoktu neyse ama o anlaması gerekeni anlamıştı. Kız, ailesinden çekiniyordu. Babası kalp hastasıydı. Üstelik olay duyulduğu anda kıyamet kopardı. Ne öğretmen ne müdür ne yarbay ne de aile barınabilirdi kasabada. Bahsi geçen kişiler kasabanın ileri gelenlerinden sayılıyordu. Bir şekilde ceza almadan sıyrılırlardı bu olaydan. Olan aileye, özellikle de genç kıza olurdu. Naci, en çok yarbaydan korkuyordu. Susmak zorundaydı. Hipokrat’ı hiç düşünmedi.
Düşünmedi ancak bir ömür pişman yaşadı. Ne taze eşine hayrı oldu ne doğduğunda oğluna. “Ben iyi bir adam olamadım ki iyi bir baba olayım,” diye düşünerek oğluna bir gün olsun ne sevgi gösterdi ne şefkat. Zaten sonunda karısı ve oğlu terk ettiler onu. O, hayatı boyunca keşkelerle boğuştu.
Kadın odadan çıktıktan sonra Naci, ağlamaya başladı. İçeriden doktor odasının kapısını kilitledi. Masasına geçti. Kolunu sıyırdı. Uzun zamandır çekmecesinde sakladığı sıvıyı damarına enjekte etti. Onu ertesi sabahtan önce aramazlardı. Bulduklarında cansız olacaktı.
***
O gün başka cinayet işlenmedi. Çünkü bazen ölmemek en büyük cezaydı. Hele de kendi eliyle ölmeyi göze alan biri için. Bir de aile meselesi vardı, aile hassastı, her şartta korunmalıydı.
On sekiz yaşına gelmiş, liseyi bitirmişti bir gece kuruş kuruş biriktirip aldığı otobüs biletiyle kasabayı terk ettiğinde. Yanında sadece bir çanta vardı. Sırtındaki çanta. Ve üzerinde kırmızı palto. Aile sıcaklığı gibi taşıdı onu yıllarca.
Gidişine babasının kalbi dayanmadı. Annesi de kocasının ardından çok yaşamadı. Hepsi için kendisini suçladı. Kaçıp kurtulurum sanmıştı, kimsesiz kaldı.
Normal bir hayat kurmayı çok denedi. Kimliğini değiştirdi. Hem çalıştı hem okula devam etti ama beyninin içindeki anıları silemedi. İyi niyetli insanlar çıkmadı karşısına. Kollar kolları kovaladı, acılar acıları. Sonunda dayanamadı vücudu, hastalandı. İleri evre fark edilmişti hastalık. Her şey için geç kaldığı noktadaydı. Sonunda eski kimliğine ve kasabadaki eve geri döndü. Ailesinden kalan o ev, anıların mezarlığı gibiydi.
Her geceyi uykusuz geçirmeye başladı. Gecelerini camın önünde geçirir oldu. Gözlerini gözlerine dikerdi. Kendinden sorardı her şeyin hesabını.
Anılardan kurtulmak için tek çaresi vardı. Kalemi kırmak. Son gücüyle intikama geç kalmamak. Başta ne çekiç vardı ne bıçak ne silah. Sadece zihnindeydi intikamı. Gününü bekledi.
Nefesini kesmediği Naci, belki sözünde durmayacak, kendisini öldürmeyecekti ve belki onu ele verecekti. Neyse ki ölüm onu herkesten önce bulacaktı. Artık son günlerindeydi.
Klinikten çıktıktan sonra dar sokaklarda yürüdü. Defteri ve fotoğrafı köprüden nehre attı. Nehir, coşmuş, hızla akıyordu. Bir banka oturdu. Paltosunu çıkarıp, yanına koydu. Hava kararıyor, evlerin ışıkları yanıyordu. İçindeki savaş alanı, ilk kez sessizdi.
***
Can, akşam nehir kenarında yürürken o gün olanları düşünüyordu. Önünden geçtiği bankta oturan kadını fark etti. Bu kadını kasabada hiç görmemişti. Bir his yokladı içini. Geri döndü, kadının karşısına dikildi. Polis kimliğini gösterdi.
“Kimliğinizi görebilir miyim?”
Kadın kimliğini verdi. Can bir telefon etti. Umduğu yanıtı alamamıştı. “Temiz,” diyordu şubedeki arkadaşı. Kimliğini kadına geri uzattı.
“Kasabalı mısınız?”
Başını salladı kadın. “Siz yenisiniz sanırım.”
“Evet yeni tayin oldum,” derken çanta dikkatini çekti. İçinde çok ağır bir şeyler var gibiydi.
“Bakabilir miyim?”
Kadın sessiz kaldı. Can, çantayı alıp, iyice açtı. Evet, ağırdı ama içinde kuşkulandığı şeyler yoktu. Kutularca ilaç, bir dosya, birkaç kalın kitap, birkaç giysi… Çünkü çekiç, bıçak ve silah çoktan nehrin karanlık sularına bırakılmıştı.
Dosyaya baktı. Onkolojiden alınmıştı. Anlayamadığı bir sürü kelime. Sonunda gözüne tanıdık bir satır çarptı. “… metastatik tutulum izlenmiştir.” Annesi de bu illetten gitmişti. Başını önüne eğdi. Belli belirsiz selam verip yoluna devam etti.
Kadın, uzaklaşmaya başlayan komiseri solgun bakışlı mavi gözleriyle izliyordu. Kalktı, evine doğru yürüdü. Camın önüne gitmek, kendisini affettiğini gözlerinde görmek istiyordu. Sonra yıllardır hayalini kurduğu gibi, ölümü bekleyecekti. Annesiyle babasına kavuşmak için.
***
Can’ın meslek hayatında birçok vaka olmuştu ve olacaktı ancak bir türlü çözülemeyen bu vaka yıllar sonra bile aklının köşesinde duracaktı.
Bir hafta sonra telsizden yeni bir cızırtı duyuldu. Kasabadaki evlerden birinden gelen yoğun koku ihbarı alınmıştı. Çilingir çağırdı, kapı açıldı, ekipler içeride bir kadın cesedi buldular. Cesedin üzerinde kırmızı bir palto vardı.
Olay yeri kasabanın dışına yakın mahallelerden birindeydi. Can evden içeri girince kadını paltosundan anımsadı. Nehrin yanındaki konuşmaları geldi aklına. Kadının çantasında raporlar vardı. Can evin aranmasını bekledi. Kadının kimliği, raporları ve bir sürü ilaç bulundu.
Kimlikteki ismi Derin Deniz’di. Bulunan raporlar İstanbul’da bir hastaneden alınmıştı. Hastaneyi aradılar. Belgelerde imzası olan hekime ulaştılar. Doktor, hastanın son evrede olduğunu, ölümünün beklenen bir netice olduğunu söyledi. Bu vaka bir cinayet değildi.
Can, kasabadaki tek göz lojmanına giderken düşünceliydi. Kırmızı palto gözünün önünden gitmiyordu. Çözemediği iki cinayet de canını çok sıkıyordu. O anda son kez cızırdadı telsizi. Acil karakola çağrılıyordu.
Kadının çantasının dibinde bir mektup bulunmuştu. İki cinayeti de üstleniyordu. Hatta cinayetlerden bir gün sonra kasabanın kliniğinde intihar etmiş hâlde bulunan yaşlı doktorun da ölümüne sebebiyet verdiğini söylüyordu. Ve bir hikâye anlatıyordu. Okuyanların utandığı, utananların unutmak istediği; eskilerden gelen, kasabayı lanetleyen bir hikâye. Suçun ve suçsuzluğun birbirinin içinde eridiği…



