Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Beyaz İşkence

Genellikle saflığı, temizliği ve yeni başlangıçları simgeleyen “beyaz” zihnimizde her zaman huzurlu bir liman olarak kodlanmıştır. Bir gelinliğin heyecanı, yeni yağmış karın sessizliği ya da boş bir sayfanın sunduğu sonsuz imkânlar, hep bu renkle hayat bulur. Ancak her şeyin fazlası zehir olduğu gibi, beyazın her yanı kaplayan hâkimiyeti de insan ruhu için kurtuluş değil, sessiz bir infazdır.

Psikolojik işkence yöntemleri arasında en estetik görünen ama en yıkıcı olanlardan biri beyaz işkencedir (White Torture). Fiziksel iz bırakmadan insan zihnini esir alan beyaz işkence, tarih boyunca farklı ülkelerde sessiz ama derin bir iz bırakmıştır. Burada ne bir darbe vardır ne de bir damla kan. Sadece uçsuz bucaksız bembeyaz bir boşluk vardır. Bu işkence, insanın zihnini uyuşturan bir sadelikle tasarlanmıştır. Adım attığınız andan itibaren her şey; duvarlar, tavan ve zemin, hiçbir derinlik algısına izin vermeyen tümüyle bir beyazlığın içinde erir. Başınızın üzerinde hiç sönmeyen, gölgesiz ve kör edici bir floresan beyazı asılı durur. Bu ışık zamanla göz kapaklarınızın arkasına sızan bir ağrıya dönüşür. Önünüze konulan yemek bile bembeyaz bir kabın içinde, tadı ve kokusu olmayan beyaz pirinçtir. Tüm bunların yanında, kulakları sağır eden bir sessizlik çöker. Ne bir ayak sesi ne de uzaklardan gelen bir fısıltı… Bu beyaz çölün içinde nefes alan tek canlı sizsiniz. 

İnsan beyni, doğası gereği dış dünyadan gelen uyaranlarla (renkler, sesler, dokular) beslenen canlı bir mekanizmadır. Beyaz işkence bu besin zincirini kestiğinde, zihin açlık çekmeye başlar ve bir süre sonra dışarıda bulamadığı o uyaranları kendi içinde yaratmaya zorlanır. Ancak bu yaratım bir çöküştür. 

Dış dünyadan hiçbir karşıtlık sızmadığında, her şey yalnızca beyaza dönüştüğünde, beynin zamanı ve mekânı ölçebileceği bütün referanslar birer birer silinir. Dakikalar saatlere, saatler ise sonsuz bir boşluğa dönüşür. Bu noktada kişi, kendi düşüncelerinin içine hapsolur. Çünkü meşgul olabileceği, bakabileceği veya duyabileceği başka hiçbir şey kalmamıştır. 

Zihin, bu boşlukta kendi yankısını duymaya başladığında trajedi derinleşir. En küçük anılar devasa sanrılara, en basit korkular ise kaçışı olmayan karabasanlara dönüşür. Mahkûm artık sadece dört duvar arasında değil, kendi hafızasının ve bilincinin karanlık labirentlerine tutsaktır. Sesin çekildiği yerde zihin bağırmaya başlar. Rengin yokluğunda ise geçmişin hayaletleri en canlı hâlleriyle belirir. Kişi, kendi zihninin duvarlarına çarpa çarpa benliğini yitirir. Beyaz artık bir renk değil, ruhu yutan dipsiz bir kuyu hâline gelir.

Neden siyahın karanlığı değil de beyazın steril temizliği seçilir? Çünkü siyah, doğası gereği bir sondur. Ve insan zihni karanlığa karşı dirençlidir. Karanlıkta saklanabilir, karanlığı hayallerle doldurabilirsiniz. Oysa beyaz, sınır tanımayan bir maruz kalma hâlidir. İnsan zihni kusuru sever. Duvardaki bir çatlağa, bir lekeye tutunur. Beyaz işkencede kullanılan o kusursuz, lekesiz beyazlık, beynin tutunabileceği tek bir pürüz dahi bırakmaz. Beyin, odaklanacak bir hata bulamadığında kendi sağlıklı işleyişini yitirir. En korkutucusu budur. Beyaz işkence, geriye kırılmış kemikler veya morluklar bırakmaz. Kurbanın bedeni sağlam ama ruhu paramparçadır. Beyaz bu şiddeti gizleyen en masum kılıftır. 

İşkenceciler beyazı seçer çünkü beyaz, sadece bir renk değildir. Her şeyin silindiği bir sıfır noktasıdır. İnsanı öldürmezler, ancak onu kendi içinde hiçliğe mahkûm ederek silerler. Belki de beyazın en büyük ironisi buradadır: Masumiyetin sembolü doğru ellerde olmadığında, insanın içindeki dünyayı yıkan en acımasız silaha dönüşebilir.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Pelda Demir Öztürk
Pelda Demir Öztürk
Köşe yazarlığı yapan 1992 doğumlu yazar, Adnan Menderes Üniversitesi mezunu.

POPÜLER YAZILAR