Bu ay ne yazacağımızı konuşurken masadaki seçeneklerden biri zihnimi meşgul ediyordu. Henüz netleşmemiş, bulanık bir düşünceyken bir arkadaşıma diğerleriyle birlikte “tortu” temasından bahsettim. “Benim içim biraz dolu, çok şey birikti,” dedi gülerek. Vedalaşıp telefonu kapattıktan sonra uzun süre bu cümle üzerine düşündüm. Biriktirmek genellikle bilinçli bir eylemi çağrıştırıyor; halbuki hayatın getirdikleri, kendi hâline bırakıldığında zamanla ruhun derinlerine çöken, pasif ama inatçı tortular gibi.
İnsanın ruhu denizin dibi gibidir. Her gün üstümüze bir şeyler çöker; bir kelime, bir bakış, bir kayıp. Çoğu insan bu tortuyu sürekli filtrelemeye, suyu berrak tutmaya çalışır. Halbuki gerçek inci, tortunun, yani yaşanmış acının veya deneyimin içinde barındırılan ve yıllarca orada bekleyen sabırdır.
Eternal Sunshine filmi de aslında zihnindeki bu deniz yatağını temizlemeye çalışan bir adamın hikâyesi. İnsan bazı şeyleri içinden söküp atabileceğini sanıyor ya meğer makineye girip anıları sildirmek, insanın kendi derinliğini bir boşluğa terk etmesinden başka bir şey değilmiş. Joel, zihnindeki kalabalığı boşaltınca hafifleyeceğini, lekesiz bir zihne kavuşunca her şeyin yoluna gireceğini sanıyordu. Oysa insan yaş aldıkça daha iyi anlıyor: Biz aslında derinliklerde biriken tortuların toplamıyız.
Eskiden olsa bu filmi salt “aşkın acısı” üzerinden okur, üzerine dramatik cümleler kurardım. Şimdiyse karlı sahnede birbirlerine, “Tamam,” diyen iki insana bakınca, sadece derinlerindeki inatçı kalıntıları kabullenişlerini görüyorum. Çünkü bir anıyı sildiğinde geride tertemiz bir sayfa kalmıyor. Sadece nedenini bilmediğin bir huzursuzluk, denizin dibindeki gibi boşluk kalıyor.
İnsan bir yaştan sonra anlıyor ki yaşanmışlık öyle bir hamlede elenip atılacak bir şey değil. O; derinin altına işleyen, seninle yaşayan; bazen aynaya baktığında göz kenarındaki çizgilerde, bazen de bir şarkının girişinde ansızın beliren sessiz bir birikim. Clementine’ı, tuhaf saç renklerini, kış sabahlarını sildirmek, Joel’i daha az üzgün yapmadı. Sadece onu kendi denizinden, kendi gerçekliğinden mahrum bıraktı.
Kendi hikâyemin dibine bakıyorum; orada ne çok şey birikmiş. Bazıları biraz acı, bazıları komik. Ama hepsi benim; hepsi bu kadının az şey yaşamadığının kanıtı. Artık tortuları temizlemeye çalışmak yerine, onları sarmalayıp inciye dönüştürmenin daha sahici bir huzur verdiğini biliyorum.
Eskiden olsa, “İnsan kendini nasıl yeniden inşa eder?” diye sorardım. Şimdi ise “İnsan elindekini nasıl daha az hasarla saklar?” diye soruyorum. Marifet silinmez olanı yok etmekte değil; onların hikâyenin en kıymetli parçaları olduğunu kabullenmekteymiş.
Artık hiçbir şeyi temize çekmeye uğraşmıyorum. Bırakalım tortular dibe çöksün; suyun hem bulanıklığı hem de berraklığı benim.



