Bir kuş düşünün.
Kanatları sağlam, gökyüzü açık.
Rüzgâr çağırıyor.
Ama o hep aynı dala konuyor.
Uçmayı bilmiyor değil.
Yükseklikten korkuyor da değil.
Sadece alışmış.
O dala, o ağaca, o tanıdık gölgeye…
Ağacın gövdesi güçlüdür.
Kökleri derindir.
Kuş kendini güvende hisseder.
Dalı terk etmemek ona sadakat gibi görünür.
Oysa hiç kendine sormaz:
Sadakat kime?
Ağaca mı?
Yoksa düşme ihtimalinden kaçmaya mı?
Kuş, kalmayı erdem sanır.
Gitmek kolaydır çünkü.
Kalmak daha ağırdır.
Aynı manzaraya bakarak, aynı rüzgârı dinleyerek, aynı bekleyişe tutunarak durmak.
Zaman geçer, ağaç büyür.
Yaprakları sıklaşır, gövdesi kalınlaşır.
Kuş artık gökyüzünü göremez olur.
Uçmayı unutmaz, kanatları hâlâ güçlüdür.
Ama sürekli erteler.
“Bugün değil.”
“Şimdi değil.”
“Zaten burada iyiyim.”
Ama her erteleyişte içinden bir parça sessizleşir.
Çünkü sadakat bazen kök salmak değildir.
Kuşun kökleri olmaz.
O sadece kalmayı seçer.
Ve kalmayı seçtikçe kendine biraz daha uzak düşer.
Bir gün rüzgâr sert eser.
Dal sallanır, kırılacak gibi olur.
Kuş ilk kez gerçekten korkar.
Düşmekten değil.
Hiç uçmamış olmaktan.
İşte o an anlar:
Sadakat bazen bir yere ait olmak değil,
Uçabileceğini bildiğin hâlde kalmayı seçmektir.
Kuşun sadık olduğu şey ağaç değil,
Bilmediği bir rüzgârda savrulmanın korkusudur.
Oysa kuş savrulmak için yaratılmıştır.
Ve kuşlar en çok, kanatlarını inkâr ettiğinde yorulur.
Bunu anlayınca sadakat anlam değiştirir.
Kuş ağaca değil, kendine sadık kalmayı öğrenir.
Ve o gün,
Dal yine aynı daldır.
Ağaç yine aynı ağaçtır.
Değişen sadece kuştur.
Hafifçe eğilir.
Kanatlarını açar,
Bu kez tutunmaz, kendini bırakır.
Rüzgâr sert değildir, gökyüzü ürkütücü değildir.
Çünkü aslında en güvenli yer, kendi yönünü seçtiğin yerdir.
En büyük ihanet,
Uçabileceğini bildiğin hâlde hiç denememektir.



