İnsanlık tarihinin en erken dönemlerinden itibaren inşa edilen inanç sistemleri, toplumsal yapının şekillenmesinde ve rollerin dağılımında kurucu bir rol oynamıştır. Bu bağlamda kadının toplumsal, hukuki ve simgesel konumu, salt biyolojik bir gerçeklik olarak değil; mitlerin, dinsel anlatıların ve teolojik doktrinlerin ürettiği bir kurgu olarak görülmektedir. Kadın kimliği, tarihsel süreç içerisinde kutsallığın zirvesinden düşüşün, günahın ve ikincilliğin sembolü haline gelişine uzanan paradoksal bir dönüşüm yaşamıştır.
Mitoloji, ilkel insanın evreni, doğayı ve varoluşu anlamlandırma çabasının ürünüdür. Erken dönem mitolojilerinde kadın, yaşamın kaynağı ve doğurganlığın simgesi olarak merkezi bir figürdür. Paleolitik ve Neolitik dönem buluntuları, insanlığın ilk dinsel yönelimlerinin bir “Ana Tanrıça” figürünün etrafında şekillendiğini göstermektedir.

(Ana Tanrıça Kültü, Çatalhöyük çalışmalarında bulunmuştur. Şişman, iri göğüslü, büyük kalçalı ve zaman zaman doğum yapar vaziyette tasvir edilmişler. Bu özelliklerinin bolluk ve bereketi temsil ettiği düşünülmektedir[1].)
Anaerkil arketiplerde kadın, doğuran, besleyen ve yaşamı sürdüren aşkın bir güçtür. James George Frazer, Altın Dal adlı anıtsal eserinde bu durumu şu şekilde temellendirir: Toprağın bereketini elinde tutan güç ile kadının doğurganlığı arasında kurulan büyüsel bağ, ilkel toplumlarda kadına dini bir otorite kazandırmıştır. Ürün veren toprak ana, doğrudan kadının bedeniyle özdeşleştirilmiştir[2]. Ancak koruyucu ve yaratıcı kadın imajı, Mezopotamya ve Yunan mitolojilerinde pederşahi (ataerkil) yapının güçlenmesiyle birlikte radikal bir kırılmaya uğrar. Sümer ve Babil mitolojilerinde, evrensel düzenin kurulması için ilk dişil gücün evcilleştirilmesi veya yok edilmesi gerektiği tezi işlenir. Babil yaratılış destanı Enuma Eliş‘te, kaotik okyanusu ve ilk varoluşu simgeleyen Tanrıça Tiamat, genç ve savaşçı erkek Tanrı Marduk tarafından öldürülür: Marduk yayını gerdi, okunu saldı; ok Tiamat’ın gövdesini yardı, kalbini ikiye böldü ve onu cansız bıraktı… Marduk onun cesedini ikiye ayırarak bir yarısından gökyüzünü, diğer yarısından yeryüzünü var etti[3].
Bu kozmik cinayet, teolojik düzlemde anaerkil düzenin yenilgisini ve ataerkil devlet yapısının meşruiyetini simgeler. Benzer bir dönüşüm Yunan mitolojisinde de gözlenir. Klasik Yunan düşüncesinde kadın, evrensel kötülüğün ve cezanın taşıyıcısı olarak kurgulanır. Böylece mitolojik evrim; kadını varoluşun kutsal kaynağından, düzeni tehdit eden kaotik bir “öteki”ye dönüştürerek teolojik ataerkilliğin zeminini hazırlar.
Semavi dinlerin kurumsal teolojileri, mitolojik mirasın bazı unsurlarını dönüştürerek uysal bir kadın anlatısı inşa etmiştir. Bu dinlerde kadının konumu; yaratılış mitleri, “ilk günah” fıkhi veya hukuki düzenlemeler çerçevesinde şekillenir.
Yahudi mistisizmi ve teolojisi, kadının yaratılışını iki farklı anlatıyla ele alır. Tekvin kitabının ilk bölümünde kadın ve erkeğin Tanrı’nın suretinde “birlikte ve eşit” yaratıldığı[4] belirtilirken ikinci bölümde kadının erkeğin kaburga kemiğinden, ona bir “yardımcı” olarak yaratıldığı anlatısı öne çıkar. Ve Rab Tanrı adamın üzerine derin bir uyku getirdi… ve onun kaburga kemiklerinden birini aldı… ve adamdan aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaptı[5].
Bu ikinci anlatı, Yahudi felsefesinde kadının ontolojik yani varlıksal olarak erkeğe bağımlı ve ondan türetilmiş bir varlık olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Ayrıca, Aden Bahçesi’nden kovulma anlatısında yılanın ilk olarak Havva’yı kandırması, kadını ahlaki zafiyetin ve günahın başlatıcısı konumuna getirir. Konuyu felsefi açıdan ele alan din tarihçisi Mircea Eliade şu tespiti yapar: Tekvin’deki düşüş miti, kadını kozmik suç ortaklığının merkezine yerleştirir. Tarihsel süreçte Yahudi şeriatının kadına biçtiği sınırlı kamusal rol ve ritüelistik ikincillik, bu köken mitinin teolojik bir sonucudur[6].
Hristiyan teolojisi, Pavlus’un mektupları ve Kilise Babaları’nın yorumlarıyla kadına karşı oldukça mesafeli, hatta bazen düşmanca bir tutum geliştirmiştir. Pavlus, kilise hiyerarşisinde kadının konumunu net bir şekilde çizer: “Kadın sükut içinde, tam bir itaatle öğrensin. Kadının öğretmenlik etmesine, erkeğe hükmetmesine izin vermem; kadın sessiz kalsın. Çünkü önce Adem, sonra Havva yaratıldı. Üstelik aldatılan Adem değildi, kadın aldatılıp suç işledi[7].
Erken dönem Kilise Babaları, bu öğretiyi daha da ileri taşıyarak kadını âdeta “şeytanın kapısı” olarak nitelendirmiştir. Ünlü teolog Tertullianus, kadınlara hitaben yazdığı metninde şu sert ifadeleri kullanır: Sizler Şeytan’ın kapısısınız; o yasak ağacın mührünü açan sizsiniz; ilahi yasayı ilk terk eden sizsiniz… Tanrı’nın sureti olan erkeği bu kadar kolayca mahveden sizsiniz. Sizin suçunuz yüzünden Tanrı’nın Oğlu bile ölmek zorunda kaldı[8].
Buna karşı Hristiyanlık, Havva’nın yarattığı bu “kirli” imajı dengelemek için Bakire Meryem arketipini üretmiştir. Hristiyan teolojisindeki Meryem – Havva paradoksu din ve feminist sosyolojide kadının varlıksal olarak kapana kısıldığını açıklayan en temel argümanlardan biridir. Bir tarafta cinselliği, fesatlığı, itaatsizliği ve insanlığın düşüşünü simgeleyen Havva; diğer tarafta ise cinsellikten tamamen yalıtılmış, mutlak itaati, saflığı ve kurtuluşu simgeleyen Bakire Meryem durmaktadır. Hristiyanlık, kadına bu iki kutup arasında üçüncü bir varoluş alanı tanımamıştır. Dolayısıyla kadın, doğası gereği ya “kurtarılması ve ehlileştirilmesi gereken bir Havva” ya da “asla ulaşılamayacak bir Meryem” olarak kurgulanmıştır. Ancak bu durum teolojik bir paradoks yaratır: Sıradan bir kadının hem bakire hem anne olması imkansız olduğundan, idealize edilen bu kadınlık modeline gerçek kadınların ulaşması imkansız kılınmış, kadın reel hayatta suçluluk psikolojisine hapsedilmiştir.
Meryem figürü, kadınlığın hem yüceltilmesi hem de eşzamanlı olarak reel kadının değersizleştirilmesi üzerine kuruludur. O, kendi cinsinin tüm üyelerinden ayrı tutularak eşsiz kılınmıştır; çünkü o hem bir anne hem de bir bakiredir. Sıradan bir kadının bu iki statüyü birden taşıması biyolojik ve sosyal olarak imkânsız olduğundan, Meryem kültü aslında gerçek kadınlara yönelik gizli bir kınamaya dönüşür. Kadın, Meryem gibi olamadığı her an, kaçınılmaz olarak Havva’nın günahkâr mirasına rücu eder[9].
İslam teolojisinde kadının konumu, Kur’an-ı Kerim ayetleri ve hadis literatürü ekseninde şekillenir. Kur’an, ontolojik yaratılış bakımından kadın ve erkeği eşit bir özden (nefs-i vahide) başlattığını ilan ederek Yahudi-Hristiyan geleneğindeki “kaburga kemiği” ve “ilk günahın sorumlusu kadın” mitlerini reddeder: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan; ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan Rabbinizden sakının[10].
İslam teolojisinde sorumluluk ve mükafat cinsiyete değil, imana ve amele bağlanmıştır[11]. Ancak toplumsal, hukuki ve ailevi alana gelindiğinde İslam hukuku, dönemin sosyal ve ekonomik şartlarına paralel olarak erkeğe koruyucu ve yönetici bir rol biçer. Erkekler, kadınların koruyup kollayıcılarıdırlar. Çünkü Allah insanların kimini kiminden üstün kılmıştır ve bir de erkekler kendi mallarından harcamaktadırlar[12].
Bu ayet ve miras hukuku, şahitlik hükümleri gibi pratik uygulamalar, modern dönem İslam teologları ile feminist İslam teologları arasında büyük tartışmalara yol açmıştır. Fatima Mernissi, Gözyaşlarının Ötesi adlı eserinde kurumsal İslam yorumlarının kabile asabiyesiyle şekillendiğini savunur. Hz. Muhammed’in gerçekleştirdiği eşitlikçi devrim, onun vefatından sonra Emevi ve Abbasi fıkhı tarafından geriye itilmiş; egemen erkek elitler, hadisleri ve ayet yorumlarını kendi siyasi ve sosyal otoritelerini koruyacak şekilde araçsallaştırmışlardır[13].
Mitolojik metinlerden kurumsallaşmış tek tanrılı dinlerin dogmalarına uzanan süreç, kadının sadece inanç dünyasındaki yerini belirlemekle kalmamış; kamusal, hukuki, ekonomik ve özel alandaki hareket alanını da doğrudan sınırlandırmıştır. “Teolojik indirgemecilik” olarak kavramsallaştırılabilecek bu durum, kadının çok boyutlu insan varoluşunu, karmaşık entelektüel potansiyelini ve toplumsal özneliğini yok sayarak onu dinen kurgulanmış şablonlara indirgeme eğilimidir. Din sosyolojisi ve feminist araştırmaları, teolojik söylemlerin literal ve seçici bir şekilde okunmasının, kadını ev içi alana hapseden ve onu erkeğin mutlak denetimine veren ataerkil sistemleri kutsal bir zırhla kapladığını ortaya koymaktadır.
Bu indirgemeci zihniyet kalıbına göre kadın, teolojik söylemde ya mutlak kutsallık atfedilen, ulaşılamaz ve dolayısıyla taklit edilemez bir “Azize, İdeal Eş veya Kutsal Anne” ya da erkeği yoldan çıkaran, kaosu tetikleyen, ahlaki zafiyet timsali bir “Fitne unsuru, Şeytanın Kapısı veya Cadı” olarak iki zıt kategorizasyona maruz bırakılmıştır. Bu iki kutuplu yaklaşım, kadının “etten kemikten, hataları ve başarılarıyla var olan normal bir insan” olarak algılanmasını tarih boyunca engellemiştir. Simone de Beauvoir, İkinci Cins adlı başyapıtında dinlerin bu meşrulaştırıcı gücünü ve eril otoriteyle olan ortak yaşamsal bağını şu sarsıcı sözlerle deşifre eder:
Erkek, kadını doğrudan doğruya kendi egemenliği altına almak yerine, bu egemenliği din aracılığıyla aşkın ve tartışılmaz bir yasaya dönüştürmüştür. Tanrıların ve dinlerin emirleri, erkeğin otoritesini sarsılmaz kılan, onu her türlü sorgulamadan muaf tutan en güçlü silahlardır. Din, ezilen sınıflara dünyadaki adaletsizliklere katlanma gücü verirken; erkeğe de kadını ezme konusunda ilahi bir hak ve vicdani bir rahatlık sunar. (Simone de Beauvoir, İkinci Cins: Evlilik, çev. Bertan Onaran, c. 2 (İstanbul: Payel Yayınları, 1993), s. 201.)
Teolojik indirgemeciliğin tarihsel süreçteki en radikal ve yıkıcı yansımalarından biri, Geç Ortaçağ ve Erken Modern Dönem Avrupası’nda patlak veren “Cadı Avları” (Witch Craze) dönemidir. Din adamları Heinrich Kramer ve Jacob Sprenger tarafından 1486 yılında kaleme alınan ve Katolik Kilisesi’nin onayıyla cadı engizisyonunun el kitabı haline gelen Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici), teolojik indirgemeciliğin kadın düşmanlığına nasıl tahvil edildiğinin en somut tarihsel vesikasıdır. Kitapta, kadının ontolojik ve ahlaki olarak neden cadılığa daha yatkın olduğu şu teolojik argümanlarla savunulmuştur:
Kadın, yapısı gereği hilekardır ve şehvete daha düşkündür. İlk yaratılışta erkeğin kaburgasından, yani bükülmüş bir kemikten yapıldığı için onun iradesi de doğuştan büküktür, eğridir. Dolayısıyla inancı koruma ve irade gösterme konusunda erkeğe kıyasla kusurludur. Kadın cinsi, doğası gereği daha az akla sahip olduğu için şeytanın hilelerine çok daha çabuk kanar ve onunla iş birliği yaparak kutsal düzeni bozar. (Kramer ve Sprenger, 1486 / Aktaran: Russell, 2018: 115).
Bu indirgemeci söylem, sadece din adamlarının vaazlarında kalmamış; şifacı, ebe, yaşlı ya da toplumsal normların dışına çıkan on binlerce kadının “şeytanla iş birliği yaptığı” gerekçesiyle yakılarak katledilmesine yol açan hukuki ve sosyal bir histeriye zemin hazırlamıştır. Benzer bir biçimde, Doğu toplumlarında da teolojik yorumlar, kabile asabiyeti ve feodal geleneklerle harmanlanarak kadının aleyhine bir indirgemeciliğe bürünmüştür. Dinî metinlerin evrensel ahlaki ilkeleri göz ardı edilerek, ataerkil kültürü korumayı amaçlayan fıkhi normlar (kadının tek başına seyahat edememesi, kamusal alandan soyutlanması, evlilik içi mutlak itaat zorunluluğu) “ilahi iradenin yegâne tecellisi” olarak topluma dayatılmıştır.
Çağdaş din felsefecisi ve sosyolog Karen Armstrong, Tanrı’nın Tarihi ve Kutsal Adına adlı çalışmalarında, dinlerin kurumlaşma sürecinde yaşanan bu yapısal daralmayı ve kadının sistem dışına itilişini şu analiziyle açıklar:
Bütün büyük dünya dinleri, doğuş aşamalarında mevcut adaletsiz toplumsal yapılara karşı devrimci ve özgürleştirici birer çığlık olarak yükselmiştir. Ancak bu dinler kurumsallaştıkça, kutsal metinleri yorumlama tekeli egemen erkek sınıfların eline geçmiştir. Sonuçta, kurucu peygamberlerin getirdiği eşitlikçi vizyon perdalanmış; teoloji, mevcut siyasi otoriteleri ve erkeğin aile içindeki hegemonyasını kutsayan indirgemeci bir ideolojiye dönüştürülmüştür. Kadın, vahyin canlı muhatabı olmaktan çıkarılıp, sadece itaat etmesi gereken bir nesne haline getirilmiştir. (Armstrong, K. (2006). Tanrı’nın tarihi: İbrahim’den günümüze 4000 yıllık Tanrı arayışı (Çev. O. Özel, S. Ayaz & K. Emiroğlu). İstanbul: Ayraç Yayınevi.)
Bu bağlamda teolojik indirgemecilik mekanizması, toplumsal cinsiyet rollerini doğallaştırmak ve ebedileştirmek için “kutsal” kavramını bir manivela olarak kullanır. Biyolojik farklılıklar, teolojik kurgular vasıtasıyla hiyerarşik birer üstünlük/asgarlık ilişkisine dönüştürülür. Erkeğe akıl, yönetim, kamusal alan ve aşkınlık atfedilirken; kadına duygu, itaat, ev içi alan ve bedensellik/içkinlik uygun görülür. Tarihsel ve toplumsal süreç göstermiştir ki, dinin bu eril ve indirgemeci yorumları tasfiye edilmedikçe, kadının toplumsal bir özne olarak tam anlamıyla özgürleşmesi ve kendi kaderini tayin etmesi mümkün olamamaktadır.
Teolojik ve mitolojik indirgemecilik mekanizması, toplumsal cinsiyet rollerini doğallaştırmak ve ebedileştirmek için “kutsal” kavramını bir manivela olarak kullanır. Erkeğe akıl, yönetim, kamusal alan ve aşkınlık atfedilirken; kadına itaat, ev içi alan ve bedensellik uygun görülür. Kadın, ilk yaratılışın tozu ve toprağıyla kurulan o kadim bağından koparılıp, kaburga kemiğinin gölgesine ve Havva’nın günahkâr mirasına hapsedilmiştir. Ana Tanrıça döneminde bereketi ve toprağın özünü temsil eden kadın bedeninin, ataerkil teolojiler elinde yakılarak toza ve küle dönüştürülmesi; dişil gücün tarihsel hafızadan silinme çabasının en somut nişanesidir.
Fakat toz, doğası gereği durağan değildir; üzerine çöktüğü nesneye yapışıp kalsa da en ufak bir rüzgârla savrulmaya, hakikati yeniden açığa çıkarmaya gebedir. Bugün feminist teoriye ve eleştirel feminist teolojiye düşen tarihsel sorumluluk; asırlar boyunca kutsal metinlerin, mitlerin, kadim hafızanın ve kadın bedeninin üzerine yığılan bu kaba eril teoloji tozunu silkelemektir. Küllerinden ve toprağından yeniden doğan dişil öznellik; mitlerin, dogmaların ve kurumsal fıkhın üzerindeki tozu havalandırdıkça, kadınlar kendilerine dikilen “günahkâr” ya da “kutsal azize” elbiselerini üzerlerinden atacak; etten, kemikten ve özgür iradeden müteşekkil birer eyleyen olarak tarih sahnesindeki yerlerini yeniden alacaklardır.
[1] Bknz: https://www.anadoluuygarliklari.com/anadolu-da-ilk-yerlesimler/catalhoyuk-ana-tanrica-kultu/
[2] James George Frazer, Altın Dal: Dinin ve Sihrin Kökenleri, çev. Mehmet Doğan (İstanbul: Payel Yayınları, 2004), s. 112.
[3] Enuma Eliş, Tablet IV: 95-102
[4] Tekvin, 1:27. “Ve Allah insanı kendi suretinde yarattı, onu Allah’ın suretinde yarattı; onları erkek ve dişi olarak yarattı.”
[5] Kitab-ı Mukaddes, Tekvin, 2:21-22
[6] Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi: Taş Devrinden Eleusis Gizemlerine, çev. Ali Berktay, c. 1 (İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2003), s. 145.
[7] İncil, 1. Timoteos, 2:11-14
[8] Tertullianus, De Cultu Feminarum, I.1
[9] Marina Warner, Alone of All Her Sex: The Myth and the Cult of the Virgin Mary (Oxford: Oxford University Press, 2013), s. 84.
[10] Kur’an, Nisa Suresi, 4:1
[11] Ahzab Suresi, 33:35
[12] Kur’an, Nisa Suresi, 4:34
[13] Mernissi, Fatima, Doğunun Sınırları: İslam Toplumlarında Kadın, Çev. Elif Özsayar, İstanbul: Tekin Yayınevi, (1992).



