Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sonsuz Beyaz

Beyaz benim için bir renkten ibaret değildir. Temizliktir, dürüstlüktür, insanın kendine karşı açık olabilmesidir. Gösterişli değildir, iddia taşımaz ama tam da bu yüzden cesaretlidir. İnsanı susturur, içini açar. 

Eğer gözümün önüne uçsuz bucaksız bir beyazlık getireceksem, bu bir metafor olmaktan çıkar ve somutlaşır. Tuz Gölü’nün bana en çok hissettirdiği duygu budur.

Hasankeyf sular altında kalmasın diye İstanbul’dan yola çıkan dört otobüsün içindeydim. Aktivistler, doğa severler, sanatçılar, çeşitli sivil toplum örgütlerinin üyeleri ve bir Oda Orkestrası… Yol boyunca tanışıklıklar kadar suskunluklar da vardı. Konaklama planımız yoktu. Oteller değil, zemin vardı. Yanımızda da yalnızca uyku tulumlarımız ve niyetimiz.

İlk gece yolda geçti. Sabah sekiz–dokuz sularında Tuz Gölü’nde kahvaltı molası verileceği anons edildiğinde, içimde çocukça bir sevinç belirdi. İlk kez görecektim. Aklımdaki manzara, yalnızca tuzu bol bir gölden ibaretti. Oysa otobüsün kapısı açıldığında karşıma çıkan şey, aklımdaki her görüntüyü silip attı.

Göz alabildiğine bir beyazlık… Dünya sanki bütün fazlalıklarından arınmış, bana yeni açılmış bir defterin ilk sayfasını uzatmıştı. Ne düşüneceğimi bilemedim. Sadece durdum, nefes aldım.

Tam o sırada, sessizliğin içinden tanıdık ama bu manzaraya inanılmaz yakışan bir melodi yükseldi. Vivaldi’nin Dört Mevsimi. O an zaman yer değiştirdi sanki. Oda Orkestrası üyeleri, enstrümanlarıyla bu genişliğin ortasında yerlerini almıştı. Müzik sessizliği bozmuyor, onunla birlikte akıyordu. İnsan da böyle bir anda çözülür. Sevinçten, huzurdan, anlamdan.

O konser, yolculuğun amacını uzun konuşmalardan daha iyi anlattı. Sadeliği, doğruluğu, direnme hâlini… Hepsi o açıklığın içinde bir bütün oldu.

Yaklaşık bir saat süren bu konserden sonra yola devam ettik. İlk durağımız Halfeti’ydi. Tepeden baktığımda gördüğüm manzara içimi parçaladı. Suyun içinden çıkan ev bacaları, cami minaresi… İnsanların doğduğu, yaşadığı, ölülerini gömdüğü topraklar, sessizce suya teslim edilmişti. Bu görüntüye bakarken içime cam kırıkları doldu. Devlet denen şey, insanın hafızasını bu kadar kolay gözden çıkarabilir miydi?

Geceyi eski hükümet konağının damında geçirdik. Akrep kovucu ilaçlar sıktık, uyku tulumlarımıza girdik. Gökyüzü yakındı. Sabah kara güller diyarında kısa bir tekne gezisi yaptık; üzüntü biraz daha ağırlaştı. Derken yine müzik…

Bu kez orkestra gölün içinde, kıyıdan yaklaşık elli metre açıkta, bacakları suyun içinde ayakta çalıyordu. Gerçekle hayal arasındaki çizgi iyice silinmişti. Su, müzik ve suskunluk birbirine karışmıştı.

Son durak Hasankeyf’ti. Orayı gördüğümde, şehirli kibriyle söylenen, “Mağaradan çıkmış,” sözünün ne kadar büyük bir cehalet olduğunu düşündüm. Artuklu Beyliği’nin başkenti olan bu topraklarda insanlar, doğanın sunduğu yumuşak kalkerli tepelerde olağanüstü bir yaşam kurmuştu. Havalandırma, temiz su, atık sistemleri… Yüzyıllar öncesinden tasarlanmış bir zekâ.

Bilim insanları yol boyunca anlatmıştı elbette ama görmek başka bir şeydi. Sular altında kalması planlanan kalıntıların arasında dolaştık. Belki son kez diye vedalaştık. Köy çocuklarıyla konuştuk. Defterler, kalemler verdik. Ramazan ayıydı; konser iftardan sonra kalede yapıldı. Halkın yüzündeki sevinçle içimizdeki keder birbirine karıştı.

Konuşmalar yapıldı. Barajların akan su canlılarını ve tarihi nasıl yok ettiği bilimsel olarak anlatıldı. Yerli yabancı pek çok sivil toplum örgütü, AİHM’sine binlerce yazı gönderdi. Yine de olmadı.

2020 yılında, önemli tarihi yapıların ait olmadığı yerlere taşınması ve yeni bir şehir inşa edilmesiyle, bu muhteşem kültürün büyük bir bölümü suların altına bırakıldı.

Bu kayıpların oluşturduğu duygu; ne kadar anlatılırsa anlatılsın, insanın içinde sessiz, duru ve geri dönülmez bir boşluk bırakır. Ve insan, en çok böyle anlarda, sadeliğin ne kadar ağır bir hakikat taşıdığını anlar.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şerife Gür
Şerife Gür
Şerife Gür, İstanbul’da doğdu ve yaşamını İstanbul’da sürdürüyor. Uzun yıllar özel sektörde farklı alanlarda çalıştıktan sonra odağını edebiyata, özellikle de öyküye yöneltti. Hem işletme hem iletişim hem de felsefe alanlarında aldığı üniversite eğitimleri, metinlerine çok katmanlı bir bakış kazandırdı; özellikle felsefe eğitiminin sağladığı düşünsel arka plan, öykülerinde yer yer sezilen sorgulayıcı, derinlikli ayrıntıları besledi. Gündelik hayatın küçük ayrıntıları, aile içi ilişkiler, aidiyet, kayıp ve yüzleşme temaları öykülerinin merkezinde yer alıyor. Çeşitli yaratıcı yazarlık ve öykü atölyelerine katıldı; yazdıklarını geliştirmeye ve yeni anlatım biçimleri denemeye devam ediyor. öykülerinden bazıları sınırlı çevrelerle paylaşılmış olsa da henüz basılı bir kitabı yoktur. Editörlüğünü yaptığı bir roman henüz piyasaya çıkmış olup, editör ve redaktör olarak çalışmaları devam etmektedir.

POPÜLER YAZILAR