Bir zamanlar yazarın en büyük hayali yayımlanmaktı. Dosyasını tamamlar, yayınevlerinin kapısını çalar, aylarca hatta yıllarca beklerdi. Bir kitabın basılması, edebiyat dünyasına kabul edilmek gibi görülürdü. O gün geldiğinde gerisinin de geleceğine inanılırdı.
Bugün ise asıl meselenin bu olmadığını düşünüyorum. Çünkü artık yayımlanmak eskisi kadar zor değil. Basılı ya da dijital pek çok yol var. Bir metni okurla buluşturabilirsiniz. Fakat onu okura ulaştırmak, fark edilmesini sağlamak bambaşka bir mesele.
Her gün yüzlerce yazı yayımlanıyor. Sosyal medya akışında bir cümle birkaç saniye yaşıyor, sonra yerini yenisine bırakıyor. Böyle bir çağda yazarlık yalnızca yazmakla sınırlı kalmıyor. Aynı zamanda görünür olmanız, kendinizi anlatmanız, varlığınızı sürekli hatırlatmanız bekleniyor.
Bir kitabın dili yerine takipçi sayısı, bir yazarın yıllarca emek verdiği metin yerine sosyal medyadaki görünürlüğü konuşuluyor. Yazının sessizliği ile dijital dünyanın gürültüsü aynı yerde buluşmaya çalışıyor. Sanırım günümüz yazarının en büyük yorgunluğu da burada başlıyor.
Çünkü yazmak başka bir ruh hâli istiyor. Yazarken insan biraz kayboluyor. Bir cümlenin peşinden saatlerce gidiyor, bazen günlerce tek bir paragrafla uğraşıyor. Silerek, yeniden başlayarak ilerliyor. Oysa görünür olmak, sürekli hareket istiyor. Sürekli paylaşmak, sürekli üretmek, sürekli ortada olmak…
Çok iyi yazan ama kendini anlatamayan insanlar tanıdım. Tam tersine, çok görünür olup geriye hatırlanacak bir metin bırakmayanlara da rastladım. Bunlar birbirini tamamlayabilir ama birbirinin yerine geçemez.
İyi yazmak ile görünür olmanın aynı şey olmadığını düşünüyorum. Elbette görünürlüğü tamamen reddetmek de mümkün değil. Sonuçta yazı, okurunu bulduğunda tamamlanıyor. Kimse yıllarca emek verdiği bir metnin çekmecede kalmasını istemez. Ben de istemem. Ama bana göre sorun görünür olmak değil; görünürlüğün yazının önüne geçmesi.
O noktadan sonra yazar ister istemez değişmeye başlıyor. Yazdığı cümlenin doğruluğunu değil, ne kadar ilgi göreceğini düşünmeye başlıyor. Söylemek istediğini değil, daha çok paylaşılacak olanı seçiyor. Yazı yavaş yavaş kendisi olmaktan çıkıyor. Halbuki edebiyat aceleyi sevmez.
İyi bir roman bazen yıllarca bekler. Bir öykü ilk yayımlandığında kimsenin dikkatini çekmez ama yıllar sonra gerçek okurunu bulur. Bazı cümleler yazıldıkları günden çok sonra anlam kazanır. Çünkü edebiyatın zamanı, gündemin zamanından farklıdır.
Bugün ise her şey hız istiyor. Hemen görülmek, hemen beğenilmek… Yazı da bu hızın içine çekiliyor. Fakat ben hâlâ iyi metinlerin başka bir ritmi olduğuna inanıyorum. Tohum nasıl kendi mevsimini bekliyorsa bazı metinler de kendi zamanını bekliyor.
Yazar hem görünür olmak zorunda hissediyor hem de yazının sessizliğini korumaya çalışıyor. Bu iki uç arasında denge kurmak, her geçen gün biraz daha zorlaşıyor.
Yine de sonunda geriye inanmak istediğim tek şey kalıyor. Takipçi sayıları değişiyor. Algoritmalar değişiyor. Gündem değişiyor. Ama iyi yazılmış bir metin, bütün bunlardan daha uzun yaşıyor.



