“Eren Eyüboğlu, Mari Gerekmezyan’ın ölümü sonrası Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun yasına şahit olduğunda neler hissetmiştir?” diye düşündüğümde bu sitem mektubu aktı kalemimden. Üçü de ışıklar içinde uyusun…
***
Canuşkam,
Gece, kapının kilidinin zorlandığını fark ettiğimde desenlerle, eskizlerle dolu bir rüyadan uyanmış gibi hissettim. Ne kadar süreden beri, tuvalin önünde resmin ve renklerin içinde kaybolduğumun farkında değilim. İki saat, iki gün… Belki de iki yıl… Bilmiyorum. Bildiğim, kendimi korumaya aldığım… Bir koza, bir cam fanus… İçinde ben, tuvalim, boyalarım. Bir de Mehmet. Mehmet’im… İki yıldan beri yaşadıklarımın ağırlığını bir nebze olsun unutturdu. Bastırdı. Öyle mi gerçekten? Unutturdu mu? Bilmiyorum. Yokmuş gibi davranmam, yaşananları bastırmam, sessizce geriye çekilmem doğru muydu?
Birkaç dakika anahtar deliğini arayıp durdun. Kapının önünde sallandığını hissediyordum. Kapıyı açmayı başarınca, yuvarlanırcasına içeri girdin. Sanki tüm eve, alkolün kederle kaplanmış aroması yayıldı. Yaralı bir hayvan gibi kesik kesik alıp verdiğin nefes evin duvarlarında yankılanıyordu. Mehmet uyanacak diye huzursuz oldum. Duysun istemiyordum. Nefesimi tutup senden gelen sesleri dinledim. Koca cüsseni sedire attın. Ölmek üzere gibiydin. Acı içinde kıvrandığını biliyordum. Yüreğindeki sızıyı tüm hücrelerimde hissettim. Senin kadar ben de yandım. Tam o anda, tuvalimin yanında birikmiş, kemikleşmiş, inatçı, sessiz öfkeme baktım. İçim buz kesti.
İki yıl önce bir akşam, ergen bir delikanlı gibi gözlerin dans ederek eve girdiğin an hissetmiştim. Duygularını dizginleyemeyeceğin bir ilişkiye kendini kaptırmak üzereydin… Sevgin de, öfken de çok şiddetli, çok hiddetli Canuşkam. İçinden coşkuyla çıkan aşık desenler evin duvarlarını doldururken, ben durup uzun uzun sana baktım. Yutkundum, susmaya karar verdim. Mehmet için… Herşeyden habersiz yavrum, yavrumuz için… Susmanın yerine koyabileceğim başka bir şey olamaz mıydı? Bilmiyorum…
Paris’te ilk tanıştığımız günlerdeki gibiydi gözlerin. Aşk dolu, tutku dolu. Bu gözler, sadece bana bu şekilde bakar sanmıştım. Gözlerini, ellerini, şiirlerini başka bir kadına teslim edebileceğini hiç düşünmemiştim. Ne kadar safmışım.
Neye bu kadar güvenmiştim ben? Evlenirken verdiğimiz söze mi? Resim tutkusunun, yolumuza döşenen taşa, çakıla, dikenlere karşı bizi koruyabileceğine mi?
İlişkinle ilgili hiçbir şey duymak istemedim. Kendimi resimlerime, eve, yavrumun kokusuna adadım. Ben kaçındıkça, ikinizle ilgili sözler, sözcükler, hikâyeler evin penceresinden, kapısından, çatısından pervasızca girdi.
“Çok yetenekli bir kadın. Elleriyle çamura yaşam nefesi üflüyor.”
“Adı Mari. Seninki, Karadutum diyor ona.”
“Çok güzel, gözleri kara bir alev.”
“İkisi bir arada çocuk gibi neşeliler, her yerde beraberler…”
Sözler, söylentiler genişledi, genleşti. Hiçbir yere sığamadı. Evden taştı, Boğaz’ı aştı. Artık benimle değil, Mari’yle yaratıyordun. Benden değil, ondan ilham alıp, ona ilham veriyordun. Beni bir başıma bırakmıştın. En yaralayıcısı buydu.
Karasevdan ile o kadar doluydun ki, onunla ilgili güncelerini, evin olur olmaz yerlerinde umarsızca bırakıyordun. Sevgini sayıkladığın sayfalara, aşkını işlediğin desenlere bir kere bile bakmadım. Güncelerin başına lanet bir büyü gibi, kehanet gibi sözler yazmıştın. Bunu okuyan ölsün! Mari okumuş muydu o defterde yazılanları? Okuduğu için mi öldü gencecik yaşında?
Hiç istemezdim ölmesini… Tüberküloz olduğunu duyduğumda suçluluk duygusu hissettim. Benim yüzümden mi diye! Yanan kalbimle ben mi ah etmiştim?
Bu öğlen defnedildi Mari ve akşamı bana geldin. Kaybının yasını beraber yaşayalım diye… Yanına geldiğimde yalvarırcasına baktın bana. Kollarını belime sardın, yüzünü göğsüme yasladın, ağlamaya başladın, hiç susmamacasına…
Gölgesi hiç kaybolmayacak bir yok oluş… Bu gölgenin ağırlığında, biz olarak nasıl devam edeceğiz, bilmiyorum.
Belki Mehmet’in hatırına… Evlenirken verdiğimiz sözün hatırına… Resmin hatırına… Bir ihtimal devam edeceğiz.



