Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Cehaletin Gürültüsünde Bir Hafıza: İlber Ortaylı

13 Mart 2026. Bugün bir tarihçiyi değil, bu memleketin hafızasında yer etmiş bir sesi kaybettik. Derin bir üzüntü içindeyim.

İlber Ortaylı, geçmişi anlatan bir akademisyen olmanın çok ötesindeydi. O, tarih üzerinden bir millete kendini hatırlatan bir zihniyetti. Tarihi kuru bir kronoloji olarak değil; insanın karakterini, toplumun hafızasını ve bir milletin sorumluluğunu anlatan canlı bir miras olarak görürdü. Onun için bilgi bir karakterdi. Bu yüzden sözleri bazen sert, bazen sarsıcıydı ama her zaman dürüsttü. 

Yanlış gördüğünde susmayan, memlekette yaşanan acılar karşısında dimdik duran sağlam bir vicdandı. Bu vicdanı, Ahmet Minguzi ve diğer gençlerin hayatlarının haksız yere söndürülmesi karşısında gösterdiği duruşta ya da “Apartman yönetimine katılmayan millet, ülke yönetimine nasıl katılacak?” sorusunda çok net gösterdi.

Aslında bize hep şu gerçeği hatırlatırdı: Bir ülkenin kaderi yalnızca yöneticilerle değil, yurttaşların omuzladığı sorumlulukla şekillenir. Yurttaşlık yalnızca şikâyet etmek değil, taşın altına elini koyabilmektir.

Ben ona hep “İlber Dede” derdim. Kızım da oğlum da onu böyle tanıdı. Sayısız programını ve videosunu izledim. Özellikle Celal Şengör ve Fatih Altaylı ile yaptığı programlarda, bazen ne dediklerini bile anlamadığım muhabbetlerine hayranlıkla ortak olurdum. O sohbetlerde yalnızca tarih konuşulmazdı; merakın ne olduğu, düşünmenin nasıl bir sorumluluk olduğu ve gerçek dostluğun nasıl yaşandığı görürdüm. Birbirlerine duydukları saygıya ve o entelektüel dostluğa her zaman gıpta ettim. Dostoyevski’ye ve Tolstoy’a olan hayranlığım da İlber Dede’nin hediyesidir bana. 

Kızıma vatanı, bu toprakların kültürel mirasını ve tarihini anlatırken çoğu zaman onun düşüncelerine yaslandım. Çünkü o bize dünyayı tanımadan önce insanın kendi memleketini tanıması gerektiğini hatırlatıyordu. Bir milletin en büyük yoksulluğunun hafızasını kaybetmek olduğunu hep söylerdi.

Fatih Sultan Mehmed hakkında söyledikleri de bu bakışın en güzel örneklerinden biriydi. Fatih’i yalnızca bir fatih olarak değil, çağının dünyasını anlamaya çalışan, farklı dilleri bilen, sanata ilgi duyan ve coğrafyanın kaderini değiştiren bir hükümdar olarak anlatırdı. Onun ifadesiyle Fatih Sultan Mehmed, yalnızca bir şehri fetheden bir hükümdar değil; bir milletin yönünü değiştiren, Doğu ile Batı arasında yeni bir ufuk açan büyük bir zihindi.

Kendisi de kimlik meselesine aynı açıklıkla yaklaşırdı. “Ben Türkiyeli değilim, Türküm,” derdi.

Adı da sanki hayatına yakışır gibiydi. Tatarcada “İlber”, “Alper” anlamına gelir. Belki de bu yüzden hayatı boyunca bilgiyi bir cesaret ve sorumluluk meselesi olarak taşıdı. Tam anlamıyla ismiyle yaşadı.

Cumhuriyet’in yüzüncü yılında Şermin Yaşar ile birlikte çocuklar için hazırladıkları kitap da aynı düşüncenin bir devamı gibiydi. Çocuklara Cumhuriyet’in hikâyesini anlatan o kitap, gelecek nesillere bırakılmış kıymetli bir hatıra oldu. Ben de o kitabı kızıma ve yeğenlerime Cumhuriyet’in yüzüncü yılı hediyesi olarak almıştım. Çünkü bazı miraslar çocukların ellerine verilerek yaşatılır.

Yıllardır küçük bir alışkanlığım var. Eğer dışarıya kitap okumaya çıkıyorsam yukarıda gördüğünüz bez çantamın içine birkaç kitap koyar öyle gezerim; iki yıl önce almıştım. Okumayı, merakı ve düşünmeyi unutmamak… Hem kendime hem gençlere küçük bir hatırlatma olsun istiyorum. Kitapların insanın hayatına nasıl eşlik edebileceğini görsünler diye.

Çünkü o bize şunu söylerdi: “Yaşayın, monotonluktan uzaklaşın; gezin, görün, keşfedin, okuyun, sevin… Bunları dolu dolu yapın ki izleri yüzünüze yansısın.”

Bugün belki bir beden toprağa emanet edildi. Ama bu memleketin hafızasında bıraktığı iz kolay kolay silinmeyecek.

Onunla aynı çağda yaşamış olmak, onu dinleyebilmiş olmak ve düşüncelerinden öğrenebilmiş olmak büyük bir şanstı. Bu yüzden ona yalnızca saygı değil, aynı zamanda derin bir minnet duyuyorum.

Rahmetle ve saygıyla…

İyi ki bu topraklardan geçtiniz İlber Dedem.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Merve Zorlu
Merve Zorlu
1985 İstanbul doğumluyum. Turist Rehberliği ve İşletme eğitimi aldım. Bir süre alanlarımda çalışsam da hayat bana bambaşka yollar çizdi. Şu sıralar bir cam sanat merkezinde usta olmak için eğitim alıyorum. Psikoloji, felsefe, sosyoloji, mitoloji ve dinler tarihi en çok dolaştığım zihinsel duraklar. Okumak benim için bir alışkanlık değil, dünyayı anlama ve onunla baş etme biçimim diyebilirim. Bir dönem hayatın sonluğuyla yüzleşmek zorunda kaldığımda, aklıma ilk gelen şey “okumam gereken çok kitap var” olmuştu. O günden beri dilimde hep aynı dua var: “Bana zaman içinde zaman ver”.

POPÜLER YAZILAR