“Tozları iyice alın Ayşe Hanım, bu konuda çok hassasım.”
“Tabii Fazilet Hanım. Merak etmeyin, tek bir toz tanesi bile bırakmam.”
Zaten işi buydu. Yıllardır yaptığı iş… Temizlik.
Keşke okuyabilseydim, diye geçirdi içinden. Ama hayat, her zaman insanın istediği yerden başlamıyordu. O da başkalarının evlerinin tozunu almayı öğrenmişti.
Her gün aynı bez, aynı kova, aynı hareketler…
Tozu alırdı.
Pencereleri silerdi.
Masaların üzerini parlatırdı.
Sonra kapıyı çekip giderdi.
Ertesi gün döndüğünde, her şey yeniden tozlanmış olurdu.
İlk zamanlar buna şaşırırdı. Şimdi biliyordu; tozun da hayatın da huyu aynıydı. Ne kadar temizlersen temizle, yeniden birikirdi.
Kırgınlıklar gibi…
Söylenmeyen sözler gibi…
Ertelenen hayaller gibi…
İnsanın içine çöken sessizlik gibi…
Hiçbir bez, insanın içindeki tozu alamıyordu.
Belki de bu yüzden en zor temizlik, evlerde değil, insanın kendi içinde yapılandı. Çünkü bazı tozlar yıllarca birikiyor, alışkanlık diye kalıyordu. Kimse onları görmüyor, görenler de yalnızca mobilyaların üzerini siliyordu.
Ayşe, elindeki bezi silkelerken hafifçe gülümsedi. Tozun hiç bitmeyeceğini biliyordu. Yine de her sabah silmeye devam ediyordu. Belki insanı ayakta tutan şey, temizliğin hiçbir zaman bitmeyeceğini bilse bile yeniden başlamaya cesaret edebilmesiydi.
Fazilet Hanım toz konusunda fazlasıyla hassastı. Ayşe Hanım bazen buna anlam veremezdi. Bir sehpanın üzerinde kalan küçücük bir toz zerresi bile Fazilet Hanım’ın dikkatinden kaçmazdı. Durur, bakar, parmağını gezdirir; sanki yalnızca tozu değil, başka bir şeyi arardı. Ama Ayşe Hanım zamanla öğrenmişti. Fazilet Hanım’ın öfkesi hiçbir zaman o küçücük toz parçasına değildi aslında. Ne de kendisine…
Bazen düşünürdü, aslında birbirlerine ne kadar da benziyorlardı. İkisi de tozu sevmezdi. Temiz, düzenli evlerden hoşlanırlardı. Her şeyin yerli yerinde olmasına önem verirlerdi.
Belki de aralarındaki en büyük benzerlik buydu; ikisi de hayatın dağınıklığına tahammül edemezdi. Biri bunu evin içinde düzene koymaya çalışırken, diğeri sessizce kendi içinde taşırdı.
Ayşe Hanım zaman zaman Fazilet Hanım’ın titizliğine şaşırsa da onun bu hâlinin kendisinden çok uzak olmadığını bilirdi. Çünkü bazı insanlar tozu sadece eşyanın üzerinde değil, geçmişin bıraktığı izlerde de görürdü. İkisi de temiz bir evin içinde biraz olsun huzur arardı.
Bir gün Ayşe Hanım, uzun zamandır içinde tuttuğu bir soruyu sormaya cesaret etti. “Fazilet Hanım…” dedi, biraz çekinerek. “Ben bazen yoruluyorum.” Fazilet Hanım ona baktı. Ayşe Hanım devam etti. “Elbette sizin evinizden bahsetmiyorum. Sizin evinizi yıllardır zevkle temizliyorum. Siz benim artık ablam gibisiniz. Ama kendi evimde bazen öyle günler oluyor ki… Toz kalsa da olur diyorum. Bırakayım, yarın temizlerim diyorum.”
Bir an sustu. Sanki söyleyeceği şey için hâlâ Fazilet Hanım’dan izin bekliyordu.
“Ama sonra aklıma anneannemin bir sözü geliyor. Derdi ki; ‘Evini tozlu bırakan kadın eksik kadındır.’ Bilmiyorum… Belki de o yüzden kendimi suçlu hissediyorum.”
Fazilet Hanım bir süre sessiz kaldı. Ayşe Hanım ilk kez onun bu kadar uzun düşündüğünü gördü.
“Anneannen bunu söylerken belki de temizliği değil, başka bir şeyi anlatmak istemiştir,” dedi sonunda. Ayşe Hanım şaşkınlıkla baktı.
“Bazen büyüklerimiz sevgiyi, emeği, sorumluluğu böyle cümlelerin içine saklar. Ama insan kendini sadece evinin temizliğiyle ölçmemeli.”
Fazilet Hanım masanın üzerindeki görünmeyen bir toz zerresine bakar gibi dalıp gitti.
“Bazen,” dedi yavaşça, “evimizi temiz tutmaya çalışırken kendimizi yoruyoruz. Oysa insanın içinin de biraz dinlenmeye ihtiyacı var.”
Ayşe Hanım o an ilk kez düşündü. Belki de Fazilet Hanım’ın toza olan hassasiyeti de sadece temizlikle ilgili değildi. Belki ikisi de yıllarca kendilerine söylenen görünmez kurallarla yaşamışlardı.
Fazilet Hanım, “Hadi Ayşe… Çok lafladık, temizliğe devam edelim,” dedi.
Ayşe, içinde hafif bir suçluluk duygusuyla her zamankinden daha büyük bir titizlikle evi temizledi. Her köşeyi yeniden sildi, her eşyanın yerini kontrol etti. Sanki biraz önceki sohbetin karşılığını fazlasıyla vermek ister gibiydi. İşini bitirdiğinde sessizce toparlandı ve evden çıktı.
Ayşe çıktıktan sonra Fazilet Hanım bir süre olduğu yerde kaldı. Bakışları boşluğa daldı. Yine geçmişin kapısını aralamıştı. Annesini düşündü…
Babası, evde gördüğü en küçük bir toz zerresini bile büyük kavgalara dönüştürürdü. Annesi, onun öfkesini dindirebilmek için saatlerce temizlik yapar; elleri çatlayıp yaralar içinde kalana kadar uğraşırdı. Temiz bir ev, huzurlu bir ev demekti sanki. Ama ne kadar temizlerse temizlesin, babasının öfkesi hiç dinmezdi.
Yıllar sonra Fazilet Hanım, aynı döngünün içinde bulmuştu kendini. Kocası temizlik takıntısı, yüzünden terk etmişti onu. Ama bazı şeyler insanın peşini bırakmazdı. Bazen bir toz zerresi, yıllar önce duyulmuş bir çığlığı yeniden hatırlatırdı. Bu yüzden gördüğü her toz zerresi, aslında sadece kir değildi onun için. Her biri geçmişten kalan bir izdi.
Bir toz tanesi, annesinin yorgun ellerini; babasının yükselen sesini, evin içinde dolaşan korkuyu hatırlatıyordu ona. Yıllarca temizlenmeye çalışılan ama hiçbir zaman gerçekten yok olmayan acıları… Belki de bu yüzden toza bu kadar tahammülsüzdü. Çünkü gördüğü şey kir değil, yıllar önce yaşadığı çaresizlikti.
Fazilet Hanım, yıllardır evini değil; geçmişini temizlemeye çalışıyordu. Ama artık bu duruma bir dur demek gerekti. Yıllardır geçmişin tozlarını silmeye çalışıyordu. Oysa bazı izler bezle, suyla, sabunla temizlenmiyordu. Bazı yaralar ne kadar uğraşılsa da saklandıkları yerden yeniden çıkıyordu. Belki de ilk kez fark ediyordu; annesinin ellerindeki yaraları, babasının öfkesini, kendi kırgınlıklarını tekrar tekrar yaşamaya devam etmek zorunda değildi.
Bir evin tertemiz olması, içindeki insanların huzurlu olduğu anlamına gelmiyordu. Belki de artık biraz da kendisini temizlemenin zamanı gelmişti. Geçmişin yükünü, yıllardır taşıdığı korkuları, kendine bile itiraf edemediği acıları bırakmanın…
Fazilet Hanım derin bir nefes aldı. Ama bu kez ona geçmişi değil, değişme ihtimalini hatırlattı. O sırada kapı çaldı. Ayşe içeri girdi.
“Günaydın Fazilet Hanım,” dedi.
“Günaydın Ayşe,” diye karşılık verdi Fazilet Hanım.
Bir an durdu. Her zamanki gibi önce etrafa bakmadı. Toz var mı, bir şey yerinde mi diye kontrol etmedi. Sonra hafifçe gülümsedi.
“Hadi Ayşe… Güzel bir kahvaltı hazırla. Bugün tozlar kalsın. Gel, birlikte güzel bir kahvaltı yapalım.”
Ayşe şaşkınlıkla ona baktı. Fazilet Hanım’ın bu sözleri, sadece o günün değil; yıllardır içinde taşıdığı bir yükün de değişmeye başladığını gösteriyordu. Çünkü bazen insanın temizlemesi gereken şey evindeki tozlar değil, kalbindeki eski yaralardı.



