Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur zamanın ortasında yaşlı bir cadı yaşarmış. Kaynar suları serin su diye aşıklara içirir, boğazındaki düğümlerle hayatına bir ilmek daha ekler dururmuş. Çaldığı sevgilerle ömrüne ömür eklese de ilmekleri öyle çoğalmış ki ne yapacağını bilemez hâle gelmiş. Gemicilere vermiş, iplikçilere vermiş; yine de elinde bütün dünyayı saracak kadar ilmek kalmış. Çoğu kişiye bunları hayal diye satmış ama ilmeklerinden kurtulamamış.
Yaşlı yüzünü buruşuk ellerine yaslamış, bir kütüğün üzerinde yoldan geçecek birini beklemeye başlamış. Mevsimler geçmiş; kış yazı, yaz kışı kovalamış. Kimse yolundan geçmemiş, insanlar onun varlığını unutmuş. Yosun tutmaya, solmaya başladığı sırada yanında yarım akıllı bir kadın belirivermiş. Kadın, cadıyı ayaklarından başına kadar süzmüş.
“Sen cadısın,” demiş.
Cadı, şaşkınlıkla sese dönmüş; kendisi gibi bir cadı ama sesinde yaşamdan eser yok. Genç yüzünü incelemiş, susmuş.
“Ne yapacaksın o kadar ilmeği?” diye sormuş kadın.
Cadı iç çekmiş, doğrulmaya çalışmış; artık doğayla bütünleştiğini fark etmiş. Kadın tek hamlede cadıyı kaldırmış. Cadı şaşkınlıkla sormuş:
“Ellerin nasıl bu kadar güçlü?”
Kadın gülümsemiş, yoluna devam etmiş.
Cadı ilmeklerini toparlayıp ona yetişmeye çalışırken yere kapaklanmış. Kadın arkasına bakmadan yürümüş. Cadı bu ilgisizliğe sinirlenmiş:
“İnsan bi yardım eder!”
Kadın durmuş ama dönmemiş. Cadı alelacele ilmekleri topak yapıp koşmuş. Arkasında ilmekler, önünde insanlıktan uzak bir kadın… Ona doğru ilerlemiş.
Kadın dönüp bakmış, gülümsemiş. Gözleri öyle derinmiş ki cadının bir ilmeği kopuvermiş.
“Benimle gelmek istediğine emin misin?” diye sormuş.
Cadı başını sallamakla yetinmiş. Üşüme gelmiş yaşlı kadına, içi titremiş. Merakına yenik düştüğünü, bunun pişmanlık getireceğini bilse de bu kadını merak etmekten vazgeçememiş.
Çakıllı yolda, koyu yeşil bir ormanın içine doğru yürümüşler. Etraf tenhalaşmış, sık ağaçlardan başka bir şey görünmez olmuş. Güneş ışıkları çekilmiş. Genç kadın pelerinin altından bir meşale çıkarıp yakmış. Cadı ağzı açık bakarken bir ilmeği daha düşmüş.
“Bunu nasıl yaptın?” diye sormuş.
“Zamanımdan çalarak,” demiş kadın ve kıkırdamış.
Cadının kaşları çatılmış, ağzı kurumuş. Bilinmeyenin korkusu içine çöreklenmiş ama yine de yürümüşler.
Yolun sonunda, dikenlerle çevrili oyuk bir toprak çıkmış karşılarına. Aynı anda durmuş, sessizce bakmışlar. Genç kadın konuşmuş:
“Bir zamanlar buraya çok şey ektim. Sen nasıl yalanlardan bir hayat çaldıysan, ben de inanmışlığımı ektim bu toprağa. Ektim, soldu. Bir daha ektim, yine soldu. Sonra neyim varsa söküp attım. Şimdi boş.”
Cadı şaşkınlıkla etrafına bakarken genç kadın meşaleyi uzatmış.
“Al. Elindeki ilmekleri toprağa göm. Sen hayal tüccarı oldun hayata karşı; ben mezarlık.”
Kuyu gibi gözler ürkek gözlerle buluşunca ateş titremiş. Cadı titreyen eliyle meşaleyi almış. Gözleri dolmuş. Kadın, gözyaşlarına soğuk parmaklarıyla dokunmuş, gülümsemiş.
“Sen çaldığın hayatlara adım attın,” dedi ve ekledi, “ben zamanın içinde hiç adım atmayışıma.”
Böylece cadı ile genç kadın arasındaki yolculuk son bulmuş.



