Herkesin vardır kimseye anlatmadığı, yalnız kaldığı anlarda gönlünü burkan bir hikâyesi. “Zamanın bir yerinde” diye başlayarak kendini, kalbini, hatta içindeki sesleri de yatıştırmak için anlattığı bir masalı vardır mutlaka…
Bazıları çaresizlik, bazıları öfke, bazıları utanç, bazıları ise ihanet içerir. Nedenlerin nasıllara, nasılların niçinlere ve niçinlerin “yapmamıştır”lara dönüştüğü bu hikâyeler, hayatlarımızda bir dönüm noktası değil midir çoğunlukla? Kendimizi uyandırdığımız anlar da, buralarda gizli değil midir?
Uykusuz gecelerin, kâbusla uyandığımız uykuların ve bir başımıza yürüdüğümüz o yolların, hiç mi yoktur bir anlamı? Boşuna mı yaşanmıştır onca olay ve boşuna mı düşmüşüzdür o taşlı yollarda? Ellerimizdeki cam kesiklerinin, dizlerimizdeki yaraların ve alnımızda bize o günleri hatırlatan yara izinin, bir öyküsü yok mudur gerçekten?
Ah hayat, boşuna yaşanmışlıklar biriktirmemişsindir değil mi? Kendi tekamülümü tamamlamak için gönderildiğim bu dünya dedikleri yerde, benim için de bir ışık vardır mutlaka değil mi?
Bir yerde okumuştum; “İnsan dünyaya gelmeden evvel, burada yaşayacağı hayat kendisine gösterilirmiş ve yaşanmaya değer bulup, ruhlarımız bu dünyaya bir bedenle buluşarak gelirmiş,” diye. Ben, yıllarca buna tutunarak kaybetmediysem yaşamaya dair bütün iyi duygularımı ve birilerinin içindeki umudunu da beslediysem bu cümlelerle, inandığım içindir.
Kendime, yaşadıklarıma, yaşayacaklarıma ve en önemlisi yaratıcıya olan inancımı diri tutmak için verdiğim bunca mücadele, birçoğunun hayal edebileceğinden bile fazladır. Ruhum, aynı kaybolmuşluklara defalarca gebe kaldığında ve bir çıkar yolu olmadığında bile, bir çıkar yolun varlığına inanmaktan vazgeçmediğinde başlattım içimdeki dönüşümü. Kendime verdiğim her sözün ardında durdum dağ gibi. Hiç yıkılmadım dersem yalan olur elbette ama ben yıkıla yıkıla güçlenmeye de inandım. Çünkü güçlü olmak yıkılmamak değildi, yıkıldıktan sonra yeniden var olabilmekti. Ve ben gücümü, kendime verdiğim sözlerin her birini tutmanın gururundan almıştım.
Bugün doğan güneşin selam verdiği herkeste gizlenmiş onca hikâyenin özünde, bir inanmışlık yok mudur? Bir umut ışığı, bir çaba, bir var oluş hikâyesi barınmaz mı bir parça? Ve insan tam olarak o parçanın verdiği güçle yürümez mi yolları bütün olumsuz koşullara rağmen?
Düşünüyorum da, içten içe var oluşumuzdan gelen yaratılış amacımıza hizmet etmekte direnmek, kendimize sadık kalmanın en güzel hâli değil midir? Ve insan kendi aklına, kendi kalbine ve kendi ruhuna sadık kaldığı oranda güçlü değil midir?
Yıkıla yıkıla yükseliriz, ağlaya ağlaya güleriz ve acıya acıya öğreniriz acıtmamayı. Acımamayı da öğreniriz bir yerde elbette ve gün gelir, o dönüşmeye başladığımız noktaya gittiğimizde, dönüşterene teşekkürü borç biliriz.
Velhasıl; insan bu dünya üzerinde, kendine sadık kaldığı kadar güvenilirdir aslında. Şimdi sorsam, kendinize verdiğiniz kaç sözü tuttunuz diye, birçoğunuz sayamaz belki. Ama şimdi saymanın tam sırasıdır belki. O zaman başlayalım mı? Bir…



