Çetin Altan köşe yazılarında sık sık zamanı ve mekânı iyi kullanma kavramına değinirdi. Bizler öğrenebildik mi elimizdeki bu kaynakları en verimli şekilde kullanmayı?
Zaman planlamasında, çalıştığım dönemlerde daha başarılı olduğumu gözlemliyorum. Sanki kaynak azalınca kıymeti artıyor ve dakika dakika değerlendirmek zorunda kalıyor insan. Ne kadar az, o kadar çok mu?
Aslında yaratıcılık üzerine kafa yoran beyinler, insanların sıkılmaya da zamanlarının olması gerektiğini savunuyor. Sıkılan insan yeni icatlar çıkartır mı?
Mekâna gelince… Küçük yerleşim alanlarını en işlevsel şekilde dizayn etmek Japonların işi kuşkusuz. Bizler yayılmayı severiz dersem, yanlış bir tespit mi olur bu?
Çalışırken küçük bir alana sıkışmanın verimimi arttırdığını söyleyemem. Evde tüm odalara birer çalışma masası yerleştirip dönüşümlü olarak kullandığımı fark ettim. Kendiliğinden oldu bu. Çocuklar büyüyüp evi terk edince, bana da ruh halime göre dolanmak nasip oldu.
Odalar arası geçişlerde zaman zaman masaların yerlerini de değiştiriyorum. Hep aynı yerde çalışmak boğuyor beni. Virginia Woolf ‘Kendine Ait Bir Oda’ adlı eserinde “Eğer kurmaca bir metin yazmak istiyorsa, bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalı.” derken çok haklı değil mi?
Para ile zamanı da satın alabiliyor muyuz? Çalışarak para kazanacağınız zamanı ekonomik getirisi olmayan bir eyleme, yazmaya, ayırabilmek için de dolu bir keseye ihtiyacımız var, değil mi?
Çocuklar gittikten sonra mekânın bana kaldığından bahsetmiştim. Peki ya zaman? Bakalım dişe değer bir şeyler yazıp kubbede hoş bir seda bırakmaya yetecek mi? Sıkılacak zaman bulabilecek kadar destek gelecek mi kasadan?



