Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Leman’dan Sonra

Baştan söyleyeyim ki, anlatacaklarımın tonu doğru yerden başlasın. Bu hikâyeyi süslemeyeceğim, her şey olduğu gibi, olduğu ağırlıkta duracak.

Hülya Avşar’a benzerim ümidiyle adımı Hülya koymuş babam. Ama öyle hülyalı, çok da güzel bir kadın olmadım asla.

Hayatım boyunca bazı anlar vardır; o anlarda insanın görünür olup olmadığı çok nettir. Benim hayatımda kırmızı budur; görülmek.

Ama hiç parlak değil. Benim kırmızılarım daha çok bordodur, sessiz fark edilme, bağırmayan bir görünürlük.

Babamın adı Sırrı. Benzin istasyonlarımız vardı. Çocukken gece o istasyonlardan geçerken pompaların üzerinde yanıp sönen küçük kırmızı ışıkları görürdüm. Işıklar parlak değil, hafif kısık olurdu; ama karanlıkta görünürdü. Babamla olan ilişkime çok benzer o ışık: görünür ama yaklaşınca elini yakmayan türden.

Babam dışarıdan bakınca her şeyin yerli yerinde olduğu adamdı. Takım elbisesi, kısa konuşmaları, herkese hitap ederken kullandığı “kızım, oğlum” kelimeleri, düzgün saçları…
Ama evin kapısı kapanınca başka bir Sırrı girerdi içeri: sessiz, göz temasından kaçan, hiçbir şey demeyerek çok şey söyleyen. Hani derler ya “el iyisi, ev kötüsü” tam da öyledir babam. Sinsi bir kötülüğü vardır, bir erkekten beklenmeyecek kadar laf sokup insanları birbirine düşürebilme kabiliyetine sahiptir. Buna ne diyorlar psikologlar, narsist mi? Bizim oralarda “fesat” derler. 

Annemin adı Güzin.
Onun varlığı çoğu zaman bir gölge gibiydi. Tuhaf bir sessizliği vardı; var ama yok, yok ama var.

Annemin kırmızısı parlak değildi; daha çok görülmek istemeyenin mecburen görünmesi gibiydi.
Ama o da bordoya yakın bir tondaydı. Sanki devekuşunun kendini saklamak için kafasını kuma gömmesi gibi, annem ruhunu saklamak için sanki görüntüsünü özellikle silikleştirmiş gibiydi ama kilolu vücudu onu hemen belli eder, yavaş yürümeye çalışsa bile sekiz doğumdan sonra enkaza dönmüş vücudu “Ben buradayım,” diye bağırırdı.

Bazı günler mutfak tezgâhının önünde, hiçbir şey yapmadan dururdu. Bazı geceler, herkes uyuduktan sonra uyanır, evi baştan aşağı toplar, bardakları dizerdi.
Sanki içinden bir yerde bir şey dağılmış da, evi toplayıp her şeyi düzene sokarsa içindeki kimsenin anlam veremediği boşluğu da tabak, çanakla, kirli çamaşırla doldursa konu kapanacak ve eski Güzin geri gelecekti.

Doktorlar “Dinlensin,” dedi.
Dinlenmeye başladı, önce cam önünde otururdu. Sonra odasından çıkmamaya başladı, hep yataktaydı. Dinlendikçe içine çekildi.

Ben altı yaşındaydım, ortalarda bir yerde, dördüncü çocuktum. Benden küçük kardeşlerim ve iki ablam, bir abim vardı. Evin içinde hep bir sessizlik dolaşırdı. O sessizliğin içinde annemin ayak sesleri bile görünmekten kaçan insanların adımları gibiydi: yumuşak, acele etmeyen, iz bırakmayan. Bazen öyle bakardı ki, boş boş. Neden bilmem ders çalışırken gelir karşıma oturur, gözünü gözüme diker, bana bakardı. Böyle anlarda, tüm bedenimi bir korku sarardı; yardım isteyeceğim kimse yok, ağlasam bağırsam sesimi kimse duymaz, bağırsam sesim çıkar mı ondan bile emin değildim. İnsan annesinden korkar mı?

Babam bir gün akşam yemeğinde aniden, “Eve bir kadın gelecek,” dedi.
Sanki günlük konuşmalar yapıyormuşuz gibi kimse sesini çıkarmadı, garipsemedi. Ablalarım yutkundu, annem de içine ağladı ama ben duydum hıçkırıklarını. Babam sanki aklımızdan geçenleri bilmiş gibi, “Yardım edecek,” dedi. Sonra gereksiz bir cümle daha ekledi: “Kuma değil.”

O cümlenin evin havasını nasıl değiştirdiğini anlatmam zor. Zaten o akşam yemeğinden sonra hiçbir şey aynı olmadı hayatımızda, sanki ailecek bir eşikten atladık, yeni bir düzene kapı açtık.
Kelimeler bazen insanın yüzüne direkt vurur. O gün evdeki görünmez kırmızı çizgiler iyiden iyiye ortaya çıktı; ama hiçbiri parlak değildi, hepsi bordoya yakın, kararmış tonlardaydı. Hepimizin rolü, evdeki yeri yeniden yazıldı, okundu, kabul edildi, sessizce.

Leman geldiğinde gençti.
Hatay’ın sınır köylerinden Kızılçatlı imiş, babam da o köyden. Biz Esentepe mahallesinde otururduk, Hatay deyip geçme; bizim oranın sosyetesini, zenginini ne İstanbul’da ne de Avrupa şehirlerinde görürüsün. Babamın ailesi zamanında ve hatta belki hâlâ bazı yasadışı işlere bulaşmış ki, bu da neredeyse şarttır bizim oralarda. Çok büyük, tek katlı bir evde otururduk. Leman’ın ilk gün gözlerinde dikkat, sesinde hafif bir titreme, elinde emin bir hareket vardı.
Bizi süzdü, anneme baktı, evin işini, düzenini hızla kavradı.
Sonra anneme dönüp, “Ablacığım sana çorba yapayım mı?” dedi.

Annem cevap vermedi ama o sessizliğin altındaki vazgeçişi ben gördüm.
Ya da o yaşta görebildiğimi sanıyorum.

Leman yaptığı işlerde görünmez olmayı başarabilen kadınlardandı; ama bazı anlar vardır, insan görünmek istemese de görünür.
Onun da kırmızısı çok parlak değildi. Çalışkanlığın, dayanıklılığın, fazla konuşmadan çok iş yapanların kırmızısıdır o. Bir tür bordo, derin, dikkat çeken ama bağırmayan. Sanki kader aynı tonda görünemeyen kırmızı kadınları bir amaç uğruna aynı çatı altına toplamıştı. 

Leman bizi yıkadı, saçlarımızı ördü, anneme ilaçlarını verdi. Okul çantalarımızı kontrol etti. Hayatımız düzene girdi, her zaman mutfakta yemek, dolapta temiz kıyafetler vardı. İş yaparken türkü söylerdi, “Şu karşıki dağda kar var, duman yok. Benim sevdiceğimde din var, iman yok!” sonra “Ahhh, ahh” der camları silmeye devam ederdi. Kim bilir kim ona imansızlık etmiş, ya da sevdiğinden koparılıp bizim evimize getirilmişti.


Babam akşamları geç geldiğinde kapıyı Leman açardı.

Sonra bir noktadan sonra Leman’ın görünürlüğü artık saklanamaz oldu.
Babamın gözleriyle karşılaşma süreleri uzadı, Leman’ın sessizliği daha çok şey söylemeye başladı. Geceleri el ayak çekilene kadar ikisi oturur, babam balkonda rakı içer, Leman onun ayaklarını koyması için leğende buzlu su getirir. Sonra karşısına oturur, onun anneme hiç anlatmadıklarını dinler, sessizce başını eğer, arada kısa cümlelerle konuşurdu. Ben uyumaz, gözümü kapının aralığına uydurur, kulağımı dört açar onları dinler, seyrederdim. Ateş ve damla gibiydiler, Leman ne kadar etkisiz ve çekingense babam da onun tam tersi idi. 

En tuhafı, annemin tüm bunların farkında olup kıyamet koparmamasıdır.
Bir gece mutfakta onu bir tabureye oturmuş buldum. Mutfağın yarısını sarı, diğer yarısını hafif kızıl bir ışık dolduruyordu; gün sabaha varmak üzereydi. 

“Anne,” dedim, “kızacak mısın?”

“Kime kızayım?” dedi.

“Leman’a mı? Babana mı? Kendime mi?”

Sonra ekledi: “Hayat kızılacak bir şey değil kızım. Üstünden geçiyor. Sessizce otur ve kabullen.”

Bu cümleyi yıllar sonra anladım.
O “kızılacak” kelimesi, annemin içinde tuttuğu o ağır, üstünden geçen kendi kontrolü olmayan hayata karşı ne yapamayacağıydı. Onun o hâli içimde ukte kaldı, kendime söz verdim. Ben hayatın üzerimden geçmesine izin vermem, içinden geçerim dedim. 

Annem artık aramızda olan ama sanki yaşamayan bir süs bebek gibiydi, Leman onu yedirir, içirir, yıkar, giydirir ve saçlarını tarardı. Zamanla evde bakımın ona artık yetmediği, hastaneye yatması gerektiği söylendi.

“Biraz dinlensin,” dediler.

“Biraz”, sekiz yıl demekmiş. Ben bunu ancak büyüyünce fark ettim.

O sekiz yıl benim çocukluğumu aldı götürdü. Ben büyüdüm, regl oldum. Bacaklarımdan sızan ılık bordo akıntıyı gördüğümde ilkokula gidiyordum, korkmadım. Öğretmenim beni hemen eve yolladı. Leman beni kapıda görünce, yeşil gözlerinden damlalar süzüldü. “Ahh kızım, senin de çilen başladı,” dedi. Sarıldı bana, anne sıcaklığını hissettim, kimseye söyleyemedim. Usulca ben de ona sarıldım. Öylece kaldık, bu anı da hiç unutmadım, anılarım arasında en nadide yere koydum.

Hastaneleri sevmem.  Camlı kapıların ardında annemi gördüğüm günlerde, gözleri bazen beni tanır, bazen tanımazdı. Tanıdığı günlerde yüzünde beliren hafif tebessümü hatırlarım: fark ettiğini  ama bunu dile getirecek gücü olmadığını gösteren bir görünürlük.

Arada Leman da onu ziyarete geldi.
Saçını taradı, tırnaklarını kesti, oje sürdü, krem ile ovaladı.
Annem o anlarda biraz daha görünür olurdu; varlığı biraz daha belirginleşirdi. Leman’a bakışlarını hatırlıyorum da şimdi, minnet dolu bakardı. İki kadın arasında söze dökülmemiş bir anlaşma, sadece ikisinin bildiği ve konuşmadan kabul ettiği.

Sonunda babam annemle boşandı.
Sessizce. Gürültüsüzce.
Herkesin kendi kırmızısı vardı çünkü, kimseninkisi parlak değildi.

Annem başka bir eve taşındı; perdeleri beyazdı.
Artık resmen renksiz beyaz bir sayfa açılmıştı hayatında, bu iyi mi kötü mü o zaman karar veremedim. Ama o razıydı,  hayatında bir renk yoktu.
O beyazlık bana hep görünmezliği hatırlatıyordu.

Biz Leman’la kaldık.

Liseyi bitirince İstanbul’a gittim.
“Okumaya,” dedim.

Leman valizimi hazırladı, yanıma salça, reçel, tarhana koydu. Öptü, kokladı, sanki öz evladını yollar gibi beni otobüse bindirdi, babam gelmedi. 

İstanbul’da öğrenci evi buldum.
Şehrin gürültüsü içinde kaybolmaya çalıştım ama olmadı; insan bazen kendi görünürlüğünden kaçamaz.
Benim görünürlüğüm de kendini belli ederdi: kimsenin bakmadığı anlarda birinin bana dönüp bakması gibi.

İkinci sınıfta biriyle tanıştım.
Adını söylemeyeceğim.
Kantin sırasındayken çay bardağı elimden kaydı, masaya döküldü..

Onunla tanışmam böyle oldu.

Bir süre sonra birlikte olmaya başladık.
İlişki masumdu; sabah mesajları, akşam yürüyüşleri, omzuma başını koyuşu…

Sonra bir gece telefonu çaldı.
Ona bakan gözlerinin içindeki kızarıklığın tonu… işte o parlaktı.
Benim için tehlikeli olan da buydu: insanlar parlak kırmızılarla fark edilir; ben parlaklıktan nefret ederim.

O gün öğrendim: Evliymiş.
Karısı hassasmış.
“Tam hasta değil ama kırılgan,” dedi.
Yani görünür bir kadındı.
Kırmızı bir kadın…

“Bana niye söylemedin?” dedim.
“Seni kaybetmekten korktum,” dedi.

O cümledeki görünürlük boğucuydu.
Onun kırmızısı parlaktı, benimki değildi.
Bunu daha o gece anladım ve ayrıldım.

Bir süre sonra Amerika’daki bir programa kabul edildim.
Annemi aradım.
“Git,” dedi.
“Uzakta olunca bazı şeyler netleşir.”

Amerika’ya gittim.
Kalacak yer, küçük bir oda.
Kapının üzerinde yangın çıkışını gösteren levhada “EXIT” yazıyordu. Sanki buraya gelerek kaçmış ve tamamen yeni bir sayfa açmıştım.
Harfler parlaktı ama odanın loşluğunda bile beni uyarıyordu:
Görünürlük böyle bir şey; kaçamazsın.

Bir sabah midem bulandı, dünyam döndü.
Test aldım.
Testte beliren çizgi; açık pembe gibi bir şeydi, kalbim ağzımda bir test daha aldım. İkinci testte iki çizgi çıktı.
Fark edildiğimin, hayattan kaçarken yeniden görünür olduğumun bordosu.

Türkiye’ye döndüm.
Hastaneye gittim.
Doktor konuştu, anlattı.
Net bir karar verdim.
İçim kuraklaşıyordu, çölleşiyordum. Doktor konuşuyor, anlatıyordu. Ben havada asılı duran kelimelere bakıyordum. Bir kadının fark edilmek istemediği ama yine de görünür olmak zorunda kaldığı anların en kötüsü. Ayıldım, giyindim ve net kararları çok tereddütle aldığımı fark ettim.

Amerika’ya dönünce hayatıma devam etmeye çalıştım.

Tam her şey yoluna giriyor derken o kapıma geldi.
Yüzünde yorgun bir usanmışlık vardı; insanın çok ağladıktan sonra göz altlarında kalan o çöl, uçsuz bucaksız kum denizi. 

“Git,” dedim.
Gitmedi.

Sonunda tekrar bir araya geldik.
Doğru mu yanlış mı bilmeden, bir arada bir hayat kurduk. O hâlâ evliydi, ama ben kabullendim. Çünkü ben görünmeyen bir kadındım, neslimin kadınları hatta kan bağım olmayan annem gibi. 

Yıllar geçti.
Bir yaz Türkiye’ye döndüm.
Annemle oturup konuştuk.

“Leman’a gidelim,” dedi.
Gittik.

Leman kapıyı açınca yüzünde hiç değişmeyen bir sıcaklık vardı.
Bakışları parlak değil, ama varlığını hissettiren bir yeşil ışık hüzmesi içinde idi, o da yaşlanmıştı ama halen aynı Leman’dı.
Bana sarılınca çocukluğumdan kalan görünmez izlerin hepsi geri geldi.

“İyi misin?” dedi.
“Bilmiyorum” dedim.

Gülümsedi.
“Benim de payım hep oydu,” dedi.

Akşam annemle yürürken koluna girdim, bu ilk anne-kız anımız olabilir, diye düşündüm içimden. Leman ile daha çok böyle anlarım vardı, daha çok yaşanmışlık.
Ben ona baktım; annem içimden geçenleri anlamış gibiydi. “Leman’dan sonra hepimiz değiştik,” dedi. “Ama kimse onun fikrini sormadı, biliyor musun?” İçim ezildi, buruldu. Annemi duydum, Leman’ı gördüm. Ben ikisinin de silik bordo kızıydım.

Amerika’ya döndüğümde hayat devam ediyordu.
Balkona çıktığımız akşamlardan birinde o,

“İyi ki yılmadım,” dedi.

“Ben de iyi ki yıkılmadım,” dedim.

Bazen geçmişi konuşuruz.

“Peki o kadın?” derim.

“İyi olsun,” der.

Ben de “İyi olsun,” derim.


Çünkü artık başka bir kadının sevdiğim adamın ilk kadını olmasına düşmanlık besleyecek yer kalmadı içimde. 


Her kadının kırmızısı farklıdır; kimininki bordodur, kimininki koyulaşmıştır, kiminki hiç görünmek istemez.

Şimdi sabahları yatağımı toplarken annemin bir cümlesi gelir aklıma:

“Hayat kızılacak bir şey değil kızım; üstünden geçilir.”

Ben içinden geçiyorum.
Ama geçerken bıraktığım izlerin çoğu bordo.
Parlak değil, bağırmıyor.
Ama görünür.

Bazen kaldırımda yürüyen bir kadının yanağındaki hafif kızarıklığı görürüm; o da bordodur.
İşe yetişmeye çalışan birinin parmaklarının ucunda bir oje kalıntısı olur; o da bordoya dönmüştür.

O kadınlarda annemi görüyorum.
Leman’ı görüyorum.
O diğer kadını görüyorum, halen adını ağzıma bile alamadığım.
Ve kendimi.

Benim kırmızım hiçbir zaman parlak olmadı.
Ben hep bordoydum.
Görünür ama bağırmayan, fark edilen ama anlatmayan.
Ve artık bundan kaçmıyorum.Benim adım Hülya. Bugün kırmızı bir ruj aldım, sürmeye cesaret edebileceğim ilk gün… Siz bordo kadınlar, beni anladınız.

Esra Aksoy
Esra Aksoy
Loli’siyle yürüyüşlere, yeni yerler görmeye ve yolculuklara tutkuyla bağlı. Psikoloji, insan hikayeleri ve hayatın küçük ayrıntılarının kendini nasıl eğittiğine meraklı. Hayatın rutinini seven maceracı, yazmaya deli tutkun, keşif delisi. Merakını paylaşmayı, her yeni günde neye uyanıyorum heyecanını kaybetmemek için kitapların sonsuz olasılıklarında cevap arayan, yazar namzedi.

POPÜLER YAZILAR