Mesainin bitmesini ve eve gidip dinlenmeyi iple çekiyordum. Kedim Lokum’un antibiyotik saatini kaçırmak istemiyordum. Kısa bir süre önce cinayet masasından asayişe atanmıştım. Hayata sıfırdan başlamanın maliyetini gösteren kredi kartı ekstreme bakıp bir “Of,” çekip koltuğa yaslandım. Özgür kadın olmanın, filmlerde izlediğim gibi olmadığını yaşayarak görüyordum.
Kapıyı tıklatan Fuat Amirimi görünce son dakika acil bir iş çıktığını düşündüm.
“Buyurun Fuat Komiserim.”
“Leman Hanım, biliyorum paydos saatine az bir zaman kaldı ama bir iş var.”
“Tabii amirim, işin ne olduğunu öğrenebilir miyim?”
“Açıkçası biz bir şey anlamadık. Belki dedik, bir kadın bakış açısıyla durum değerlendirmesi yapmak yararlı olur.” İçimden, “iş kitlemek” için kurulmuş standart bir cümle, diye geçirdim.
İfade odasına girdim. Tepede yanan floresanın ölgün ışığı altında oldukça zayıf, gözleri pörtlemiş, koca burunlu, altmış beş yaşlarında, oldukça düzgün giyimli bir adam bekliyordu.
Karşısına oturup benden önce alınan ifade tutanağına bir göz gezdirdim. Okuyunca gülmemek için kendimi zor tuttum. Sanırım arkadaşlar bana ilginç bir şaka yapıyorlardı. “Bugün günlerden neydi?” diye düşündüm. Yok, bugün 1 Nisan değildi, 6ı Nisandı..
“Arif Bey, buyurun. Kimlerden, ne sebeple şikâyetçisiniz?”
“Efendim, ben Prof. Deniz Arif Kaygılı. TÜBİTAK’tan emekli bir bilim insanıyım.”
İçimden, çok okumaktan keçileri kaçırmış, çatlak bir profesör galiba, diye geçirdim. “Evet, güzel bir meslek. İfadenize göre birilerinin sizi takip ettiğini düşünüyormuşsunuz.”
“Aman efendim, hem de ne takip! İnanın buraya gelirken takibi atlatmak için akla karayı seçtim. Farklı yollardan geldim. Her yerdeler efendim, hiç peşimi bırakmıyorlar ki!”
Sıkıntıyla içimden bir of çektim. “Kimler sizi takip ediyor Arif Bey?”
“Kesin olarak bilinmemekle beraber ya CIA ya da Mossad olduğunu düşünüyorum.”
“Peki, tam olarak hangi sebeple peşinizdeler?”
“Şimdi hanımefendi, insanlık tarihinde çığır açacak bir şey buldum ve önce kendimde uyguladım.”
“Biraz daha konuyu açar mısınız?”
“Hanımefendi, benim yüzüme bakınca ilk olarak ne görüyorsunuz?”
Adama daha dikkatli bakınca, suratının ortasında karaya oturmuş bir gemiye benzeyen burnunu gördüm. Burnu, bağımsızlığını ilan etmiş gibiydi. “Burnunuzu görüyorum,” dedim.
“Evet efendim, çok haklısınız. Eğer bir insanın gözlerinden önce burnunu görüyorsanız, o burun mükemmel bir burundur.”
İçimden bu iddiayı çok saçma buldum. “Burada yazdığına gör,e burun deliklerinizi büyütmek için dört kere ameliyat olmuşsunuz, beşinci ameliyatı olmanız engellenmiş.”
“Evet efendim, beşinci ameliyat için Avrupa’ya gittim. Fakat beni psikiyatriye sevk ettiler.”
“Tam olarak burun deliklerinizi neden büyütmek istiyorsunuz?”
“İşte sır da burada ya. Burnumdan nefes almamı zorlaştıran et büyümesi için bir ameliyat oldum. Gözlerim ışıldamaya, saçlarım parlamaya başladı. Baktım, kendimi iyi hissediyorum. İkinci kez biraz daha burun etlerimi küçültüp daha fazla oksijen almak istedim.”
“Peki doktorları üçüncü ve dördüncü ameliyata nasıl ikna ettiniz?”
“Efendim, burası malum. Parasını fazla verince, doktorlara da ‘Etlere dokunamıyorsanız, burun kanatlarımı birazcık daha açabilir misiniz?’ deyince kabul ettirdim.”
“Daha sonra kime gittiysem beşinci ameliyat için kimseyi ikna edemedim. Ben de kendim, önce oklavayla daha sonra çelikten yaptırdığım özel bir silindir çubukla burun deliklerimi genişletmeye devam ettim.”
“Gençleştikçe burun deliklerimi genişlettim, enerjim arttı. Saçlarımın beyazları siyahlaşmaya başladı. Bacaklarımın ağrısı azaldı. Otuz beş yıllık eşimi bırakıp kendimden yirmi beş yaş küçük pilates hocamla evlendim.”
İçimden, aklını kaçırmış ama işine gelince kafa nasıl da uçkuruna çalışıyor, diye geçirdim.
“Ben bu yeni buluşumu eski çalıştığım kurum olan TÜBİTAK’a sundum.”
“Peki ne yaptılar? Dinlediler mi sizi?”
“Her şey ondan sonra başladı ya zaten. Benim insan ömrünü uzattığımdan emin olduğum buluşumu engellemek için peşime CIA’yi, Mossad’ı onlar taktılar.”
“Efendim, bu bilim insanları çok kıskançtır, siz bilmezsiniz. Ben de dedim, ‘Devletime sığınayım, onlar beni korur.’”
“Peki Arif Bey, bizden ne istiyorsunuz?”
“Hanımefendi, çağırın basını. Devlet büyüklerine seslenmek istiyorum. Millet olarak kalkınabileceğimiz, tüm dünyaya satıp zengin olabileceğimiz bir fikir bu.”
“Yani burun genişletme çubukları satarak mı?”
“Hayır, hayır efendim! Burun deliklerimizi büyütmekten başka çaremiz yok bizim. Siz beni anlamıyorsunuz. Bu dünya tarihini değiştirecek bir fikir.”
Bir süre sustum. İfadenin altına imzamı attım. Kapıyı açtım, çıktım. Koridorda birkaç adım attıktan sonra durdum. Duvara asılı aynaya baktım. Bir süredir yolunda gitmeyen hayatımı düşündüm. “Belki de sebep burun deliklerimdir,” dedim. Burnuma dokundum. Gülümsedim.



