Sevgi, cuma öğleden sonra aradı. Telefonu bir işin ortasında açmıştı, arkadan başka sesler geliyordu. Elif’in arkadaşlarıyla hafta sonu güneye geleceğini söyledi, sahile yakın bir ev tutmuşlar, neresi olduğunu tam çıkaramadı, kızın söylediğini yanlış anlamış da olabilirdi. “Sana çok yakınmış anne,” dedi. “Belki uğrar. Sürpriz yapar bakarsın.”
Nurten “Aman uğraşmasın,” dedi, “yolu var, gençlerin programı olur.” Sonra havayı sordu, İzmir’de sıcak mıydı? Sevgi “Sıcak,” dedi, kapatması gerekiyordu, kapattı.
Nurten telefonu sehpanın üstüne bıraktı, bir süre oturdu. Sonra kalkıp çatı katının merdivenini indirdi.
Merdiven yukarıdan bir çengelle tutturulmuştu. Şükrü takmıştı, evi aldıkları ilk yaz. Bu evde yaptığı her şey böyleydi; çengel, boyalı taş, balkonun demiri. Hepsi duruyordu, o durmuyordu. Merdiven çekince açılıyor, açılınca bütün evi un gibi bir şey dolduruyordu. Deniz kenarında toz beyaz olmaz, gri de olmaz; tuzla karıştığı için ağırdır, uçmaz, oturduğu yere yapışır. Silmezsin, kazırsın. Nurten bunu bileğinden bilirdi.
Yukarıda üç bohça vardı, iki okey takımı, kırık bir hasır sandalye. Pikeler alttaki bohçadaydı. Naftalin kokusu açtığında yüzüne vurdu, kat yerlerinde sarı izler oluşmuştu. Bohçanın dibinde bir karton kutu duruyordu, kapağı nemden yumuşamıştı; elini üstünden geçirdi, yerinde bıraktı. Pikeleri birer birer aşağı indirdi, ipe astı, üstlerine hafifçe vurdu. Toz çıkmadı. Toz çıkmıyordu artık, tozun kendisi kumaşa girmişti.
Cumartesi sabah altıda kalktı. Muşambayı kaldırıp masayı sabunlu bezle sildi, sonra kuru bezle. Camları sildi; iç yüzü kolaydı, dışta tuzun bıraktığı halkalar vardı, onlar sirkeyle çıktı. Balkonun demirini sildi. Salıncaklı sandalyenin kollarını sildi, kolların altını da sildi, kimse oraya bakmazdı ama sildi.
Okey takımını çıkardı, taşları leğende yıkadı. Yüz altı taş çıktı, biri eksikti; onun yerine Şükrü yıllar önce bir taşı boyayıp koymuştu, boya solmuş sarı, yeşile dönmüştü. Eskiden akşamüstleri komşu gelir, takım açılır, çay demlenirdi. Çayı hep Nurten demlerdi, kimse doğru dürüst demleyemezdi. Çuhanın üstünde toz keçeleşmişti, elle çıkmadı, fırçayla çıkardı. Takımı masanın üstünde açık bıraktı.
Öğleye doğru markete indi. Elif küçükken sabah kalkar kalkmaz sucuklu yumurta yerdi, bir de vişne suyu içerdi. Bunun ne zaman değiştiğini bilmiyordu, değiştiğini biliyordu. Kutulu kek aldı. Kola aldı, sonra geri koydu, gençlerin gazlı içmediğini bir yerden duymuştu; meyve suyu aldı, sonra kolayı da aldı. Kasada ikisini birden ödedi.
Akşamüstü börek açtı. Kabak rendeledi, mücveri sabaha bıraktı, kızarmışı bayat olurdu.
Ev, otuz yıl boyunca böyle bir evdi. Temmuzda açılır, eylülde kapanırdı. Çocuklar dokuzda denize inerdi, on birde biri gelir su içerdi, birde hepsi birden gelirdi, kapıdan girerken kum dökerlerdi, ıslak mayolarıyla sandalyelere otururlardı. Nurten “Kalkın,” derdi, “mindere oturmayın.” Akşam kumu süpürürdü, kum kolaydı, süpürgeye gelirdi. Sofra kurulurdu, bulaşık yıkanırdı, ıslak havlular toplanırdı, akşam için başka bir hazırlık başlardı.
Denize inmezdi. “Vaktim yok, siz gidin,” derdi. Şükrü bir keresinde, ilk yaz mı ikinci yaz mı, “Sen yüzme bilmiyorsun ki,” demişti. İyi niyetle söylemişti, karısı boğulmasın diye. Nurten de gülmüştü. Ondan sonra kimse ona gel demedi. Nurten de bir daha o cümlenin üstüne gitmedi.
Bir ağustos, Sevgi on beşindeyken, karanlık bastığı hâlde denizden dönmemişti. Nurten kapının önünde durdu. Yol boştu, çamların arkasından ses geliyordu, kesildi, sonra yine geldi. Bir kere içeri girip sofrayı kurmaya başladı, sonra çıkıp yine durdu. Sevgi çamların arasından göründüğünde saçları ıslaktı, şakağında ve kaşının ucunda kum vardı. Yanında iki oğlan vardı, bir iki adım geride durdular. Biri “İyi akşamlar teyze,” dedi. Nurten kızına bir tokat attı. Sevgi elini yanağına götürmedi, yere de bakmadı, kapıdan geçip içeri girdi. Oğlanlar yolun aşağısına doğru gitti, biri bir şey söyledi, öteki güldü, ses uzaklaştı. Nurten kapıda biraz daha durdu. Sonra girip sofrayı tamamladı. Oturdular, yediler, kimse bir şey söylemedi. O yazın kalanında Sevgi denize sabahları indi.
Sonra Sevgi büyüdü, işe girdi, ilk maaşını aldı. Ertesi ağustos annesine bir mayo aldı. Lacivert, düz, etek kısmı olan cinsten. Nurten “Aman ben ne yapayım onu,” demişti, “sen kendine bir şey alsana.” Kutuyu almış, teşekkür etmiş, bohçaya koymuştu.
Cumartesi gece yattığında kollarını hissediyordu. Bir süre uyumadı. Kızının o akşam yüzüne nasıl baktığını hatırlamaya çalıştı; hatırladığını sandığı şeyin doğru olup olmadığını bilmiyordu, o kadar yıl geçmişti. Belki de bakmamıştı. Ama avucunda bir şey kalmıştı, o kesindi. Sesi değil, kumu. Elini o gece iki kere yıkamıştı. Sabaha karşı uyudu.
Pazar sabahı erken kalktı, mücveri kızarttı, çay demledi. Sonra oturdu. Salıncaklı sandalye gıcırdıyordu, altına bir şey sürmek lazımdı. Aşağıdan sesler geliyordu, yandaki evin torunları üç gündür bahçedeydi, denize inip çıkıyorlardı, biri sürekli bağırıyordu. Nurten sesleri dinledi. On birde kalktı, masayı bir daha sildi. Bez gri çıktı. Dün silmişti.
Elif ikiyi çeyrek geçe geldi. Kapıyı çalmadı, bahçe kapısından seslendi, “Anneanne!” Arabada iki kişi vardı, motor çalışıyordu.
Bayramlarda görüşüyorlardı, Sevgi’nin evinde, hep aynı masada. Bu eve en son ne zaman geldiğini Nurten hesaplayamadı, lise sonu olabilirdi.
Yüzü yanmıştı, saçını tatil için kısacık kestirmişti. Girer girmez mutfağa geçti, dolabı açtı, bardağı bulunduğu yerden aldı, çünkü bardaklar hep orada dururdu. Suyunu içti, bardağı masaya bıraktı, altında yuvarlak bir iz kaldı. Telefonuyla salonun fotoğrafını çekti, arabadakilerden birine gönderdi, altına bir şey yazdı. Masadaki takımın taşlarından birini aldı, çevirdi, yerine bıraktı. Nurten mücveri getirdi. Elif bir tane aldı, elinde tuttu, sonra yarısını yedi. “Kahvaltı ettik anneanne,” dedi, “çok oyalandık zaten, daha denize gireceğiz.”
“Sıkılmıyor musun sen burada tek başına,” dedi.
Nurten “İş çok,” dedi. “Ev boş durunca daha çok iş çıkıyor.”
Yirmi dakika oturdu. Annesinin işlerinden bahsetti, bir sınavdan bahsetti. Arabadan korna çaldı, kalktı. Kapıda sarıldı. Nurten elini kızın sırtında bir an tuttu, tişört kumluydu. Kek kutusu açılmamıştı, onu eline tutuşturdu, “Arkadaşlarınla yersiniz.” “Sağ ol anneanne, biz yine geliriz,” dedi.
Araba gitti. Yolun tozu bir süre havada durdu, sonra indi.
Nurten içeri girdi. Bardağı aldı, yıkadı. Elif’in bastığı yerlerde ince, beyaz kum vardı. Süpürgeyi aldı, sonra bıraktı. Mücverin tabağını buzdolabına koydu. Böreği kesmedi, tepsi fırında duruyordu.
Sonra çatı katına çıktı. Merdiveni yine indirdi, yukarıda dizlerinin üstünde durdu, en alttaki bohçayı çözdü. Kutu oradaydı. Kartonu yumuşamıştı, içindeki naylon poşet duruyordu. Mayoyu çıkardı, açtı, silkeledi. Renk aynıydı.
Aşağı indi. Banyoda kapıyı kapattı, bir süre aynanın karşısında durdu, sonra giydi. Üstüne evde giydiği elbiseyi geçirdi. Terlikle bahçe kapısından çıktı, yolu geçti, çamların arasından indi. Saat altıya geliyordu, kumsalda üç beş kişi vardı, kimse ona bakmadı.
Elbisesini kayanın üstüne katlayarak bıraktı. Suya girdi, taşlar kaygandı, dizine kadar girdiğinde bir kere durdu, sonra devam etti. Su göbeğinin hizasına geldiğinde durdu ve orada kaldı. Ayakları dipteydi, kolları suyun üstündeydi, avuçları açıktı. Yandaki evin çocukları uzakta bağırıyordu.
Ayakta durdu, biraz daha durdu. Sonra çıktı.
Kayanın üstünde elbisesini giyerken mayonun sol yanında, dikişin içinde sertçe bir şey battı. Eliyle yokladı. Kâğıt etiketti, sararmıştı. İğnesi hâlâ yerindeydi.
Yolu geçti, bahçe kapısını itti. Ayakları kumluydu. Terliklerini kapıda çıkarmadı, içeri girdi, mindere oturdu. Sabah sildiği yere ince bir kum döküldü.



