Her kırmızı farklı renk gibi gelir bana ya da herkesin kırmızısı başkaymış gibi.
Şubat gelince kırmızıya boyanır tüm şehir, belki tüm dünya. Aşkın, ihtirasın ya da neşenin tek bir rengi olabilirmiş gibi, adım başı gözümüze takılan o kırmızı peluş ayı bebekler, herkesi kucaklamaya hazır kollarıyla her yerde karşımıza çıkan kalp yastıklar, balonlar size nasıl gelir bilmiyorum ama benim hep kendimi sorgulamama neden olur. Ablamın “Herkesin duygusu farklı, bu kadar sorgulama,” demesi de kâr etmez, her seferinde aynı coşkuyla itirazımı ortaya koyarım.
Aşkın olduğu kadar öfkenin, tehlikenin, çatışmanın da rengi kırmızıdır çoğunlukla filmlerde ve romanlarda. Bedenimizin verdiği ilkel tepkiler aynı renkte buluşur, aynı renkle anlatılır.
Ben küçükken güzel kadının rengi kırmızıydı. Annemin rujuna bayılırdım. Sadece düğünlere giderken sürdüğü, özenle sakladığı o ruju sürmek için nasıl içim giderdi. O ruju sürdüğüm gün büyümüş bir kadın olacaktım. O filmdeki kadın gibi, kırmızı püsküllü bir elbisem de olunca herkes beni çok beğenecekti. Okudukça, izledikçe cesur, tehlikeli ama güzel olan her şey o canlı renkle eşitlendi neredeyse. Güzel, beğenilen bazen de tehlikeli kadınlar kırmızı kadınlardı o zamanlar.
Kadın ağırlıklı bir ailede büyümenin de etkisiyle olsa gerek, biraz da duyarlı yetiştirilince empati yapmak kaçınılmazdı. Hâl böyle olunca, kırmızı kadınlar başkalaştı gözümde, gönlümde. Yaşadığı hayattan bıkmış yorgun düşmüş, hayallerinin üzerine basılmış kadının gözlerinde, bütün gün işyerinde ayakta durmaktan bitap düşmüşken fazla para vermemek için evine yürüyerek giden, evde yapması gereken işleri kafasında planlayan kadının topuklarının ağrısında, severek, sevildiğine inandırılarak birlikte olduğu kişiden devamlı şiddet gördüğü için bedeninde, ruhunda oluşan çatlaklarda görmeye başladım kırmızıyı. İşinde daha çok çalışan, çok şeyleri sessizce başaran ama geri planda bırakılan, eşit işe eşit ücret almayan cam tavanların altında çalışmak ve başarmak zorunda olan kadınların sıktığı yumrukların bıraktığı izler ne renk olabilirdi?
“Hangi ayı bebek, hangi kalp yastık ya da hangi ruj bu sızıları bir anlığına da olsa hafifletebilir?” diye düşünmem de itirazım da bundan oldu belki.
Elbette ilk kalp çarpıntısında, kaçırılmış zamanlardaki buluşmalarda, ilk öpücükte ruha dolan o romantizmi unutmuyorum ama bunlar insanda romantik masal renklerini çağrıştırmıyor mu? Yüzümüzü güldüren anların rengi sanki daha farklı değil mi sizce de?
Öfke yakar, aşk yakar, yoğun ama kontrolsüz duygular yakar, panik de öyle. Ve bütün bu duyguları tetikleyen sahnelerde kırmızı başroldedir. Neredeyse geri dönüşü olmayan bir noktada. Cazip, canlı ama bir o kadar tehlikeli bir davet gibi. Biraz huzursuz, biraz rahatsız biraz da belirsiz ama kesinlikle ilginç bir davet.
Ancak yıkıcı değil. Sakin duygulara eşlik etmez belki ama bazen kırmızı cesaretin de rengi olur. Yakar ama akılda kalır. Çünkü insan en çok yandığı yerden öğrenir bazı şeyleri derler. Her yeni öğrenme, cesur bir veda ya da yeni bir adım olur bazen. En çok ihtiyaç duyulan anda açılan yeni bir yol olur. O yolu yürümek için kendimize doğru attığımız adım olur.
Benim kırmızım değişimin, dönüşümün, fark etmenin rengi sanırım.
Sizin kırmızınız ne renk?



