Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sen Ne Kokuyorsun?

Bali-3

Bali tropikal iklimiyle envai çeşit baharatın ve kahve, kakao gibi keyif verici bitkilerin yetiştiği bir coğrafya. Luwak Kahvesi dünyada bilinen en pahalı kahve ve o kahveyi denemeye gidiyoruz. Yeşillikler içinden bir bahçeye giriyoruz. Kafesin içinde miskin miskin uyuyan kedigillerden bir hayvan ile tanışıyoruz. Kendisi Luwak olarak isimlendiriliyor ve bu isim aslında Palmiye Misk Kedisinin yerel dildeki hâli. İsmi kaderi oluyor insanın ve kedinin bile. Misk kedisi üstün koku alma duyusu sayesinde kahve ağaçlarının yüksek dallarında bulunan en lezzetli ve tam olgunlaşmış olan kahve meyvelerini seçiyor ve yiyor. Misk kedisinin midesinde fermente olan taneler çekirdek ve meyve olarak ayrışıyor.  Kedi bu taneleri dışkılama yoluyla çıkartıyor. Toplanan ve temizlenen bu kahve çekirdekleri dünyanın en ünlü ve en değerli kahvelerinden biri olan Luwak kimliğine sahip oluyor. Sürece bakınca çok da tadılası değil ama merak işte, tadına bakıyorum tabii ki. Keskin, sivri, yoğun bitter ve temiz bir tadı var. Yani arkada toprağımsı, meyvemsi hiçbir nota yok. Salt acı bir kahve. Ardından bir tepside gelen avakadolu, ginsengli kahvelerden tutun da farklı bitki çaylarına kadar tam bir tadım seansı yapıyoruz. Birden kendimi işteymişim gibi hissediyorum: Ya ben işten biraz uzaklaşayım diye dünyanın öbür ucuna geldim, iş gene beni buldu. Neyse, işi hobim gibi, hobilerimi iş gibi yapmak şeklinde bir eğilimim olduğu için hiç bozuntuya vermeden devam ediyorum. Bu eğilimin kaçınılmaz sonucu olarak iş ve hobi; hepsi birbirine karışıyor. İyi ki de böyle oluyor. Hayat sert köşeleri, kalın çizgileri, keskin sınırları pek sevmiyor. Köşeleri törpülüyor, çizgileri siliyor, hele o sınırlar var ya; onları darmaduman ediyor. O yapmadan sen gönüllü olarak yap da canın daha az yansın.

Sonra baharatların bulunduğu bölüme geçiyoruz. Önümüzde devasa bir tarçın ağacı görüyoruz. Çok acayip; ağacın gövdesi katman katman soyuluyor, iç katmanlardan tarçın çubukları elde ediliyor. Bir ağaç neden tarçınlı olsun ki? Sahlep misin sen? Sütlaç mısın sen? Neden tarçınlısın? Sonra diğer bitkilere bakıyoruz; zencefil, zerdeçal, kakule, muskat, karanfil, kişniş… Kimilerinin yaprakları, kimilerinin tohumları, kimilerinin gövdeleri baharatlı. 

Bu bitkiler neden baharatlı? 

Bu soru hem işim hem de hobilerim açısından önemli bir soru. Ve soru zihninde oluştuysa cevap da çok uzaklarda olamaz. Ve işte ufukta görünüyor cevap.

Baharatlar yani aromatik bileşenler bitkilerin savunma mekanizmalarının bir parçası. Tıpkı insanlardaki antikorlar gibi. Zararlı mikroorganizmalardan korunmak için bitkinin kendi bünyesinde ürettiği kimyasallar. Bu kimyasallar mikroorganizmalar için ölümcül olurken insan gibi daha ileri organizmalar için zararsız. Hatta bizler için de antimikrobiyal. Besinleri bozulmalardan koruduğu, yiyeceklere istenen bir rayiha kattığı için yüzyıllar boyunca önemini korumuş. Baharat Yolu denilen yolda baharatlar tropikal iklimlerden soğuk iklimlere, Doğu’dan Batı’ya taşınmış. Tropikal iklimlerde yetişmesinin sebebi de buradaki sıcaklıkların yüksek olması. Ve bu yüksek sıcaklık nedeniyle mikrobiyal bozulmaların fazla olması, buradaki bitkileri bu bozunmaya karşı bir savunma mekanizması geliştirmeye itiyor. Avrupa Kıtası’nda baharat bu yüzden yetişmiyor. İklim dolayısıyla buradaki insanların da antimikrobiyallere yani baharatlara bu yüzden Doğu’dakiler kadar ihtiyaçları yok.

Baharatlar neden baharatlı ki? Sorusuna cevap ararken burnuma bir koku gelir gibi aklıma bir fikir geliyor. İnsanlardaki duygular da sanki kokular gibi. Neden korku diye bir duygu var ya da öfke ya da utanma? Ya da neşe, sevinç, coşku, tutku… Bunlar da tıpkı bitkilerdeki aromatik bileşenler gibi bir fonksiyon için varlar. Baharat nasıl ki bitkiyi zararlı mikroorganizmalardan koruyup türün devamını sağlıyorsa, duygular da insanın hayatiyetini, türünün devamın sağlıyor. Korkmazsan ölürsün, sevinç, tutku coşku olmazsa yeni ilişkiler kuramaz, yeni yerler, yeni kaynaklar keşfedemez, şartlarını iyileştiremez ölürsün(!). 

Baharat kokuları burnumuzda, kahvenin tadı damağımızda, hafif esrik bir halde Ulu Watu tapınağına gidiyoruz. Okyanusun kenarında antik tiyatro gibi bir yerde gün batımında Kecak Dansı izleyeceğiz.

Kecak Dansı, Hindu destanlarından biri olan Ramayana’dan sahneleri anlatan bir gösteri. Hiçbir müzik enstrümanı kullanılmadan büyük bir erkek korosunun senkronize bir şekilde söylediği ilahilerle ve sürekli tekrarlanan “caka caka caka” sesleriyle kendinizi çağlar önceki bir ayinde hissediyorsunuz. Negatif ruhları kovmak için yapılan danslarla, dramatik bir hikâye anlatımıyla trans haline geçip ilahi enerjiyi yönlendirdiklerine inanıyorlar. Dramatik hikâyede Bali felsefesinin merkezinde yer alan, kozmik dengeyi sembolize eden iyilik ve kötülük arasındaki savaş temsil ediliyor. İlahi söyleyen erkeklerin dairesel dizilişi birliği ve manevi korumayı, dairenin ortasında yakılan ateş arınmayı simgeliyor. 

Hikâyede tabii ki bir kadın bir erkek, aşk, ihanet, ihtiras, intikam var. Önce Prens Rama, karısı Şinta ile birlikte ormana sürgün ediliyor. Şeytan kral Rahwana, Prens Rama’nın karısı Şinta’yı kaçırıyor. Bu kaçırma olayı; beyaz maymun savaşçı Hanoman’ın Şinta’yı kurtarmaya çalıştığı destansı bir savaşa yol açıyor. Gösteri, Hanoman’ın ateş dansıyla ve Rahwana’nın sarayını yakmasıyla doruğa ulaşıyor ve bu da iyiliğin kötülüğe karşı zaferini simgeliyor. 

Uluwatu Tapınağı’nın muhteşem gün batımı manzarası önünde sergilenen Kecak Dansı, sadece bir eğlence gösterisi değil; mitoloji, maneviyat ve Bali kültürel mirasının büyüleyici bir birleşimi. Bali’deki en unutulmaz deneyimlerden biri olarak hafızalarımızdaki yerini alıyor. 

Kadim inanışların hepsinde ortak olan şeyler beni çok etkiliyor. Belirli sözlerin tekrarlanmasıyla zihnin günlük rutininden çıkarılarak yeni nöral ağlar örülmesi (zikir), bedenin de dahil olduğu hareket enerjisi ile gerçeklik dediğimiz dünya ile bağlantının kesilip sonsuzluk ile bağın hatırlanmasını sağlayan ritüeller (sema, namaz, tavaf) insanlık var olduğundan beri varlar. Tıpkı bitkiyi zararlı mikroorganizmalardan koruyan aromatik bileşenlerin bizzat bitkinin kendi bünyesinde bir rayiha olarak bulunması gibi tek ve bir olan ile arasındaki bağ da insanın bünyesinde bir koku gibi bulunuyor. Koku ile ruh arasında bir bağlantı olduğunu zaten biliyordum ama kokunun ingilizcesi “Essence*” kelimesinin aynı zamanda öz demek olduğunu hatırlayınca koku ve ruh arasındaki ilişki tamamen somutlaştı zihnimde. Kokumuz, ruhumuz yani özümüz sonsuz olan ile bağlantıda ve bu bağlantı bizi bütün zararlı organizmalardan koruyan yegane gücümüz. 

Şimdi düşün! Sen ne kokuyorsun? Tarçın, karanfil,vanilya ya da kekik, nane, kakule…

*Öz (Essence), bir kişinin veya şeyin temel, esas doğasını, ruhsal düzeyde kim olduğunuzun gerçek, değişmeyen gerçekliğini ifade eder. “Presence” yani “mevcudiyet/varoluş” ise o anda tam olarak farkında ve bilinçli olma halidir ve bu özü algılamamıza imkân sağlar. Öz (essence), “ne?” sorusuna cevap iken, mevcudiyet (Presence) ise bu özün “nasıl?” deneyimlendiği sorusunun cevabıdır. Yani bilinçli farkındalık hâlimiz. 

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Dilek Altay
Dilek Altay
İlk şiirini ilkokul öğretmenine yazdığından beri ara vermeden yazmaya devam ediyor. Kimya Mühendisliği okudu. İstanbul’u, kimyayı ve yazmayı aşkla seviyor. Birinci vazifemizin bu olağanüstü kâinata şahitlik etmek olduğuna inanıyor. Yazılarını da bu şahitliğe şahitlik etsinler diye yazıyor.

POPÜLER YAZILAR