Şubat 1- Yağmur yağıyor, seller akıyor, Arap Kızı camdan bakıyor.
Sıradan bir pazar sabahı, şubatın biri. Başlangıçlar bana umut verir; bugün de öyle oluyor. Gözlerimi açar açmaz içimde sebepsiz bir sevinç. Erkenden uyanıyorum, her sabahki gibi.
Yanımda bir yabancı, yatakta sırtüstü, gürültülü nefes alışverişi, o ritme uyan iri göbeği. Benim adım Meltem, nam-ı diğer ateş böceği. İyi uykular diliyorum bu kocaman tembel adama, benim yedi senelik eşim.
Uyanır uyanmaz yataktan fırlamak oysa benim çocukluğumdan kalma adetim… Ayaklarımın ucuna basa basa odadan çıkıyorum, çıkarken dudaklarımda gaddar bir fısıltı, “İnşallah daha uzun saatler uyursun da bir parça kafamı dinlerim…”
Yatak odasının kapısını usulca dışarıdan kapattım. Gittim, kendime sade bir kahve yaptım. Mutfaktayım, kapım kapalı, kahvem, ben ve hayallerim, sabahın en güzel saati, burası şimdilik benim kutsal mabedim.
O uyanana kadar vaktim var, sonra, “Kahvaltı hazır mı Meltem,” ya da “Çorabımın teki ne cehennemde gene?” Ama en komiği de duştan gelen böğürme, “Havlum, havlumu getirsene…”
Biraz daha uyu olur mu aşkım?
İlk kahve yudumunu aldım, günün en güzel saati, gözlerimi kapadım, gözlerimi açtım, içimde filizlenen iyilik çiçekleri… keman, piyano, trompet, müzikler… Bir şey eksik diye düşünüyorum, bir şey eksik ama ne?
Sana soracağım bütün güzelliklerin kaynağı evren, sana… Sen söyle bana.
Bu düşünceyle yerimden kalktım, pencereyi açtım. Evren cevap verdi bana, Portakal çiçekleri… Şubat, inanılmayacak kadar sıcak; önümüzdeki daracık sokak, yol boyu portakal ağaçları. Erken mi çiçek açtılar dersiniz bu sene, beyaz beyaz tomurcuklar? Ya muhteşem kokuları? Portakal çiçeklerinin kokusu, sizleri bilmem ama bu koku her zaman baştan çıkarır beni…
Sokakta tek tük insanlar var. Tam karşımızda karakol, kapıda iki polis memuru sigara molasında, karakolun yanı simit fırını, birazdan kuyruk olur insanlar. Açma, gevrek, börek…
Hemen yanında bir manav, yirmi dört saat açık olanlardan. Tezgâhta rengârenk meyveler, sebzeler. Birazdan manava gidip alışveriş yapmalıyım.
Neler eksik acaba? Buzdolabının kapağını açtım; yumurta, peynir, zeytin, domates, maydanoz, hıyar… Hıyar deyince gene aklıma geliverdi o içeride horlayan.
“Güzel şeyler düşün Meltem,” dedim kendi kendime. Elimdekileri bıraktım tezgâhın üstüne.
Ne yapmalı ne etmeli, bir sade kahve daha mı içmeli?
Birazdan uyanacak, baş köşeye kurulacak, “Gak, guk, gene guk, gene gak…”, saçı sakalı birbirine karışmış olacak…
Her şeyi önüne getireceğim beyin. Çapaklı gözleriyle bana bakıp buyuracak, “Gene az pişmiş sahanda yumurta…”
Hıh… Neyse ki kahve var benim de hayatımda… Bir taraftan kahvemi yudumluyorum, diğer taraftan çay suyunu koydum, çayımız bergamot aromalı olmalı.
Çayı koymamla dışarıdan gelen gürültüyü duymam bir oluyor, seviniyorum. Yağmur bu, önce yavaş yavaş bir pıtırtı, gittikçe hızlanıyor suyun saçaklara vuran sesi. Yaşasın, gökten bereket yağıyor, hem nasıl… Bir yağmur başladı ki dostlar, evlere şenlik. Yağmuru çok seviyorum. Nasıl sevilmez ki yağmurun sesi? İçeriye vuran serinlik, doğanın temizlenmesi, havadaki tazelik ve elbette doğanın o genç kız kokusu… Nasıl hoşuma gidiyor…
Yağmur şiddetleniyor. Doğanın coşkusu bu, içimde karşılık buluyor, pencereye yaklaşıyorum, birazcık ıslansam ne güzel olur. Kaç kere istedim, rica ettim kocamdan, yalvardım hatta, “Gel yağmurda ıslanalım beraber, el ele yürüyelim, koşalım, dans edelim, sırılsıklam olana dek…”
Ne olur kabul etse, şeker miyiz eriyecek?
Dışarıda kaçışmaya başladı tek tük insanlar; herkes bir saçak altı buldu kendine saklanacak. Seyretmesi de öyle güzel ki…
Bir şarkı çalınıyor kulağıma tam pencereyi kapatırken, merak bu ya, uzatıyorum kafamı dışarı, saçlarım tamamen ıslanacak. Önce anlamıyorum sesin nereden geldiğini, ses yaklaşıyor gitgide, incecik bir kadın sesi, pencereden sarkıyorum, “Acaba bu güzel sesin sahibi nerede?”
Tamam, gördüm, az ileride. Yaklaşan sadece ses değil, kırmızı bisiklete binmiş pembe montlu bir hatun pedallara asılmış, alabildiğine yüksek sesle şarkılar söylemekte.
Kulak kabartıyorum, şarkının sözlerine, “Gezerken yağmurda, rüzgârda, karda, içime güneşi yakar giderim…”
Kulak kabartan sadece ben değilim, yağmurun altında simit bekleyenler de tıpkı sigara tellendiren iki polis memuru gibi ilgiyle bakıyorlar, bisikletliye. Nasıl imreniyorum… Acaba ben de mi şarkıya eşlik etsem? Bir tarafım şarkı söylemek istiyor, diğer tarafım, “Saçmalama Meltem, şarkı söylersen içerideki herif uyanacak.”
Sonra simit kuyruğu bekleyenler de eşlik etmeye başlıyor şarkıya… Yüzümde güller açıyor, içimde kelebekler, “Yaşasın be!” diyorum, “Helal be!” diyorum bisikletli hatuna…
“Hadi sen de durma Meltem.”
Durur muyum hiç, merdivenleri iniyorum koşa koşa, bendeniz cennet kuşu da doğru sokağa… Islak kaldırımlara…
Bisikletli hatun uzaklaşıyor üzerine delice yağan yağmura aldırmadan, polis memurları, simit kuyruğunda bekleyenler eşlik ediyor şarkıya, ben durur muyum hiç, ben de katılıyorum sokaktaki neşeye.
Şarkı devam ediyor, “Varsın kovalasın gece gündüzü, bahar içimdedir, düşünmem güzü, bana gülmese de hayatın yüzü, ben ona gülerek, geçer giderim.”
Gevrek alacağım, kuyruğa giriyorum, herkes neşeli, herkesin dilinde o mahur beste, bisikletli hatunun neşesi bulaşıcı.
Pencereden kocamın sesini duyuyorum, uyanmış, saçı başı dağınık, çapaklı gözleriyle bana bakıyor, homurtusunu duyar gibiyim, “Meltem, benim çorabımın tekini gördün mü?”
Sen bile bozamayacaksın bugün neşemi. Bisikletli hatun uzaklaşıyor, sesi hala kulaklarımda çınlıyor,
“Ben bir şimşek gibi çakar geçerim…”
Hele yarın bir olsun gidip kendime kırmızı bir bisiklet alacağım.



