Kara mizah ve özgürlük üzerine bir sahne…
Tarihteki en önemli kadın filozoflardan biri olan Mary Astell “Eğer bütün insanlar özgür doğmuşsa nasıl oluyor da bütün kadınlar köle olarak doğuyor?” demiştir.
Şimdi hep birlikte aşağıdaki sahneye göz atalım. Diyelim genç, yeni evli bir çiftimiz olsun. Kızımız Aysel, oğlumuz Sinan. Çok sevimli, kültürlü, değerli çocuklar. İkisi de sanata gönül vermiş, açık fikirli insanlar. Aşk mı? Evet tabii, o da var. Ama her zamanki gibi sistem karşısında çaresiz, etkisiz.
Gençler sanat yapmak için çalışıyor. Ya da felsefe yapmak için ya da bilim yapmak için çalışıyor olsun. Siz seçin, sonuç değişmez. Ben sanatı seçtim.
Herkes bilir ki sanatçı/filozof/bilim insanı, kafası ileri düzey fikirlerle dolu olduğu için biraz hatta belki de çok dağınık olabilir. Bu tür bir dağınıklık erkekte dehaya, kadında sorumsuzluk ve ihmalkârlığa delalettir. Çok bilinen, kesinlikle(!) doğru yargılardır bunlar.
Aysel tuvalin karşısında çalışmaya başlar ama dalgındır. Sinan’a seslenir; “Farkındasın değil mi banka kredisini ödeme zamanına bir hafta kaldı.”
“Sevgilim çok önemli bir fikir üzerinde çalışıyorum. Dahiyane bir buluşum var. Oyalama beni. Hem sanat, para için yapılmaz…”
“Kredilerde deha indirimi ya da en azından deha ertelemesi var mı? Sanat para için yapılmaz diyorsun. Elbette sanat para için yapılmaz. Kadınsan zaten yapılmaz. Önce ev toplanmalı, önce yemek yapılmalı, önce çocukla ilgilenilmeli, bütün bunlar bitince tabii kadın da sanat yapabilir neden olmasın değil mi? Ama önce düzen kurulmalı, tıkır tıkır yürütülmeli sonra sıra kadına gelmeli.”
Sinan içeriden seslenir. “Dün gece tam çalışırken müthiş bir fikir geldi aklıma. Mutlaka üzerinde çalışmalıyım. Dünya bunu çoktan hak etti.”
“Ne güzel, kadından başka herkes her şeyi hak ediyor sanırım. Bütün gece ev işleri ile uğraştım, dünyada bir değişiklik hissetmedim.”
“Hayatım neden böylesin bugün? Bilirsin ki sanat fedakârlık gerektirir.”
“Evet feda etme kısmının hep kadına düştüğü…”
“Senin sinirlerin bozuk, karamsar bakıyorsun. Biraz mizahi yaklaşsan…”
“Kara mizahın kara kısmından sonrası nasibime düşmediğinden olabilir mi?”
Sinan Aysel’in yanına gelir. Tuval üzerinden yaptığı resme bakar. “Bu kullandığın renk kompozisyonu çok ilginç bir başlangıç.”
“İlginç o kadar… Dahiyane değil öyle mi?”
“Üzerinde çalışırsan…”
“Acaba sen de yaşamımız hatta yaşamın üzerinde mi çalışsan biraz, çamaşırları yıkasan, yemek yapsan, ben hatırlatmadan kendi sorumluluğunu üstlensen mi?”
Yine Araya Girmek Zorundayım.
Bakınız Aysel hoş bir eş değil. Çünkü herkes bilir ki erkek sanatçı özgürdür; dağınık olabilir, ihmalkâr olabilir. Sorumluluklar onu kısıtlar.
Aysel “Kadın sanatçı özgür olamaz mı? Aaa, olur elbet ama önce yemek yapmayı unutma. Düzenli ol. Nazik ol. Çok da büyük hayaller kurma. Hayaller hele onlar … Sözgelimi her ay bir hayalim olabilir. O hayal kocamın ilerlemesi hakkında olursa çok takdir toplarım değil mi? İkinci hayali öbür ay kurabilirim.”
“Yapma ben sana böyle bir yaşam için hiç baskı yapmadım.”
“Senin yapmana gerek yok. Sistem dayatıyor. Ayıplayarak, küçümseyerek, imalı kinayeli laflar ederek… Öyle bir sarmal ki içinden sağ çıkmak imkânsız neredeyse…”
“Seni seviyorum.”
“Biliyorum.”
En önemlisi bu işte, kimseye önceden görev ve rol biçmemek, herkese fırsat vermek sonra da yaptıklarına, çalışma ürünlerine göre değerlendirmek eşitlik olabilir ancak… Mary Astell çok önce sormuştu:
“Eğer hepimiz eşit ve özgür doğmuşsak, neden bazı hayatlar zincirli?”



