Yazın dolup taşan banklarda, göç öncesi sürüden ayrılmış kuşlar gibi birkaç kişi oturmuş; karşı kıyı flû, deniz kararmış, gök kederli bir mavi. Ara sıra gelip geçen vapur seslerine ve birkaç martı çığlığına, sonbaharın ilk serinliği eşlik ediyor.
Elinde termos ve gazete taşıyan bir kadın; gri saçlarını ensesinde toplamış, rüzgâra karşı eşofmanının yakasını kaldırmış, bana doğru geliyor. Yaşına göre dinç ve çevik. Ama nerden baksan yaşı altmışın üstü. Etrafta onca boş bank varken benim oturduğum bankın önünde durdu ve sordu.
“Müsait misiniz?”
Hâlinden ve sesindeki yakınlıktan güç alarak, “Bank mı, ben mi?” diye, gülümseyerek karşılık verdim.
“Şimdilik bank” dedi, o da.
“İlerisi için umut var yani?”
“Bilmem, onu zaman gösterecek.”
Şakamın ardından verdiği karşılık, yüzündeki ezberi bozdu. Gözlerinde anlık bir şaşkınlık; belli ki beni bu kadar rahat, oyuna açık beklemiyordu. Böylesi bir cürete en son ne zaman kalkıştığımı hatırlamaya çalıştım. Elli, belki de altmış yıl rahat vardı. Bir anlığına üzerime çöken yıllar çekilmiş, toy bir delikanlı olmuştum. Kadının dudaklarının kenarında beliren gülümseme, boş konuşmadığımı düşündürttü. En azından böyle okumak istemiştim o gülümsemeyi. Rahatsız olsa oturmazdı, öyle değil mi ama? Eski zamanlardan kalma dilimdeki pervasızlık telaşsız bir özgüvenle geri dönmüştü. Ben bile şaşırdım hâlime. Eh fena da sayılmazdım şimdi. Yaş baş ilerlemişti ama aynaya küsecek durumda değildim. Yaşıtlarımın dönüp ikinci kez bakacağı kadar olmasa da bakınca gözünü hemen kaçıracağı durumda da değildim.
“Alır mıydınız?”
Termosa baktım. “Annem yabancılardan bir şey almamamı tembihlemişti.”
“Ama siz geç kalmışsınız biraz.”
“Anneler için hiç geç değildir.”
Sözüme karşılık omuzları gerildi, başını geriye çekti. Bu hareket, cevap yok hareketiydi, tanıyordum. Konuşmak yerine o da kendine çay doldurmayı seçti.
“Hep böyle mi yaparsınız?” dedim.
“Ne gibi?”
“Çantanızda yedek bardak taşıyıp yabancılara çay ikram etmek gibi.”
“Hayır, ilk kez cesaret ettim aslında.”
Doldurduğu bardağı uzatınca çayın buharı yüzüme vurdu, kokusu da burnuma.
“Mmm… güzel kokuyor, demi de iyi görünüyor. Elinize sağlık.”
“Ne demek, afiyet olsun. Öğünmek gibi olmasın ama çay işi benden sorulur.” Öyle bir edayla söyledi ki yaptığı işten gurur duyduğu belliydi. Acaba miadı dolmaya yaklaşan insanlar böyle küçük şeylerle mi tutunuyordu hayata?
Her ne kadar hâlimden memnun olsam da içimde tuhaf bir tedirginlik oldu. Aramızdaki bu durum, alıştığım türden değildi. Ben de kendimi çetin ceviz biri bilirdim. Lafın altında kalmam, hazırcevaplığımla da övünürdüm. Ama bu kadın beni bile solladı, maşallahı var. Ne sözü bekletiyor ne cevabı. Ben bir adım atıyorsam o iki adım geliyor. Telaşsız. Rahat. Lafı uzatmıyor, gevelemiyor. İnsanların çoğu yeni tanıştığı birinden kendini saklar. O ise sanki kendinden kurtulmaya çalışıyor.
Bir süre sessizce çay içtik, uçan bir iki martıyı gözlerimizle karşı kıyıya geçirdik. Sonra önümüzden geçen birbirine sarılmış genç bir çifte takıldı gözümüz. Gülüyor, şakalaşıyor, dünya sadece onlar için dönüyor da onlar da tadını çıkarıyor gibiydiler. Kadın gözlerini onların üzerinden ayırmadan konuşmaya başladı, ben de yetiştim arkasından.
“Bunlar henüz evli değil.”
“Bence en fazla iki üç ay olmuş tanışalı,” dedim ve hemen yapıştırdım soruyu. “Nereden anladınız?”
“Hâllerine baksanıza, evli insanlar konuşur sadece, onlar birbirlerini dinliyor.”
Gülümsedim, gözlerimi onlardan çevirirken biraz da kıskandım. Gözlerini bu sefer yukarıya, gökyüzüne kaldırdı kadın.
“Peki siz nasıl anladınız?” diye sordu bu kez.
“Adam çok konuşuyor.”
“Eee?”
“Eee si var mı, kadın da dinliyor. Görülmüş, duyulmuş şey mi bu?”
İkimiz de sessiz bir kahkaha atarak çayımızdan bir yudum aldık. Boğazdan gelen rüzgâr birden sertleşti. Kadının kulağının kenarındaki saçları savruldu, topuzu bozulur gibi oldu. Böyle daha mı genç gösterdi ne? Eşofmanın yakasını boynuna doğru çekti iyice. Şimdi üşür bu kadın, diye geçirdim içimden. Ben de montu çıkarır omuzlarına veririm. Bir an durdum. Sınırı zorlama, otur oturduğun yerde, çayını iç. Her ne kadar buz gibi olsa da dilin yanmış gibi yap, keyfine bak. Çayından gururlanan kadını incitme. Eve gidince Neriman’a anlatırsın hem. “Bugün sahilde bir kadınla tanıştım. Yanıma oturdu, çay ikram etti. Ben de montumu vermeyi düşündüm.” Yok, yok bunu anlatmasam daha iyi. Hem sohbet daha yeni ısınıyor, çayın yarısı da duruyor. Geç Neriman’ı geç, sırası mı şimdi?
Parmağımdaki yüzüğe bakıp sordu. “Evlisiniz galiba?”
“Maalesef.”
“Siz?”
“Ben de maalesef.”
O andan sonra konuşmak daha da kolaylaştı. Sanki yılların yükünü banka bırakmıştık. Ne emeklilik vardı üzerimde ne ilaç saatleri ne de çocukların dertleri. Birbirinden hoşlanmış iki genç gibi lafın nereye varacağını düşünmeden konuşuyorduk.
“Benim kocam böyle havalarda dışarı çıkmaz,” diye devam etti.
“Niye?”
“Üşür de ondan.”
“İnsan sevdiği şeyi bırakmamak için bahaneyi kolay buluyor demek ki.”
Kadın dönüp yüzüme baktı. “Sevdiği şey mi?”
“Evde oturmak yani.”
“Siz de mi yoksa…Bu konuda benimkiyle iyi anlaşırsınız o zaman.”
“Demek o da ev kuşu.”
“Ev kuşu değil, evin kedisi. Bir gün koltuğun yerini değiştirsek kaybolacak.”
“Abartıyorsunuz.”
“Abartmıyorum, kırk yıldır aynı koltukta oturuyor.”
“Belki seviyordur.”
“Ben de seviyordum.”
“Sonra?”
“Sonra bir baktım, koltuktan kalkamayan ben olmuşum. İnsan önce fark etmiyor ama hayatının küçüldüğünü zamanla anlıyor.”
İlk gördüğümde sıradan bir emekli öğretmen sanmıştım onu. Hani şu her sabah yürüyüşe çıkıp eve dönünce çiçekleri sulayanlardan. Yanılmışım. Bu kadının içinde bir telaş vardı. Sanki bir yere geç kalmış gibi. Az önceki söylediği cümle aklıma takıldı. “İnsan fark etmiyor ama hayatının küçüldüğünü zamanla anlıyor.” Bunu öylesine söylemiş olamazdı. İçinde anlatılmamış bir hikâye olmalıydı. Çocuklar mı? Kocası mı? Yoksa kendisi mi?” Yüzüne baktım. Öfkeli görünmüyordu. Kırgın da değildi sanki. Daha çok yorgundu. Kırk yıl aynı yükü taşımış biri gibi değil de kırk yıl aynı yolu yürümüş biri gibi. Yol bitmemişti. Kim bilir belki de manzara değişsin istiyordu.
“Peki siz?” sözünü duyunca bocaladım.
“Efendim?” Kendime öyle dalmışım ki bir an neyi sorduğunu anlamadım.
“Sizin Hanım…” dedi.
“Neriman mı?
“Demek adı Neriman.”
“Neriman’ın sağı solu belli olmaz,” dedim. “Bir bakarsın güneş gibi açar. İçini ısıtır. Bir bakarsın kara kış, evde montla dolaşasım gelir. Anlayacağınız zor iş benimki. Ne zaman bahar gelir ne zaman ayaz başlar, belli olmaz yani.”
“Sizinki yine iyiymiş.”
“Niye?”
“Demek baharın geldiği günler de var.”
“Ya sizin peki?”
“Benimki hep aynı mevsim. Bazen insan biraz hava değişikliği istiyor.”
“Mesela?”
“Mesela bir sabah kalkıp birkaç günlüğüne bir yerlere çekip gitmek.”
“Tek başına mı?”
“Evet, tek başıma. Geçen ay bir arkadaşım fotoğraf paylaşmış, Karadeniz’e gitmiş, bir yaylada tek başına oturmuş. Önünde çay, karşısında sis. Dakikalarca o fotoğrafa baktım. Sonra fark ettim ki ben manzaraya değil, yalnızlığına imrenmişim. Düşünsenize kimse beni beklemeyecek. ‘Akşam ne pişecek?’ diye sormayacak. Çocukların, torunların tasası olmayacak. Sadece kendimle başbaşayım. Biliyor musunuz, bazen bir otelde uyanmayı hayal ediyorum. Perdeleri açacağım, şehri tanımayacağım. Kimse de beni tanımayacak. Kahvaltıya ne zaman ineceğime ben karar vereceğim. Sonra sahilde yürüyüş yapacağım. Yorulursam oturacağım, acıkırsam yiyeceğim. O gün ne yapacağıma o gün karar vereceğim.”
Bunları söylerken yüzünde utangaç bir gülümseme vardı. Sanki çok büyük şey istiyormuş da. Hah! Bu kadar mıydı yani? Ne vardı ki bunda büyütecek? Oysa istediği birkaç günlüğüne kendisi olmaktı. Belki de baharını kaybetmek tam olarak buydu.
“E peki eşiniz ne diyor?”
“Bilmiyor ki.”
“Söylemediniz yani.”
“Söylesem gitmeme değil, istememe üzülür.”
“İkisi farklı şeyler ama. Hem neden kesin konuşuyorsunuz ki kocam üzülür diye? Belki sevinir, sizin adınıza, yani… olamaz mı?”
“Olabilir mi sizce?”
Bak sen. Söylediklerim hoşuna gitti. Az önce denize dalıp giden gözlerine bir canlılık geldi. Yüzüne renk yürüdü resmen. Hani hayatı hep aynı mevsimdi? Demek bu kadının baharı uzak değilmiş. Biraz güneş, biraz cesaretle çiçekler açabiliyormuş. Bir cümle yetmişti işte. Kapıyı açmak için anahtar değil, ihtimal aranıyormuş demek.
“Epey geç oldu. Ben kalkayım artık.”
Bu sözü duyunca neden yanıma gelip oturduğunu anladım. Meğer söyleyemediği şeyleri bırakacak yer arıyormuş. Ben sadece denk gelmişim. O ayağa kalkınca ben de kalktım. Boğaza son kez bakıp yan yana yürümeye başladık, caddeyi geçtik. Bir apartmanın önünde durdu. “Bana iyi geldiniz. Çok teşekkür ederim. Bir kahve ikram etmek isterdim ama…”
Sözünü tamamlamadan “Tamam geliyorum,” dedim hemen.
Bu kez çok şaşırdı ama itiraz da etmedi. Merdivenleri çıktık. Evin kapısı açılır açılmaz lavanta kokusu karşıladı beni. En sevdiğim. Salona geçip koltuğa oturdum. Ev sessiz, kimseler yok. Kadın mutfaktan elinde kahvelerle döndü. Fincanları sehpaya bırakırken yüzüne baktım. “Eh be Neriman… Yabancıya anlattığını kocandan niye saklarsın ki sen?
Neriman’ın cevabı gecikmedi. “Kocam dinlemezdi de ondan, ama bak yabancı nasıl dinledi.”



