Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bach’ın Notaları

Şirket toplantısına yürürken kalbim göğsümden fırlayacak gibi… Babamın yokluğunun içimde bu kadar büyük boşluk açacağını tahmin edemezdim. Onsuz güçsüz müydüm, yoksa bugüne kadar güçlü olduğuma inandırıldığım için mi kendimden bu kadar emindim?

Asansör kapısındaki yansımama baktım. Herkesin “başarılı” dediği o kadın, tedirgin bir gülümseyişle karşımda. Genç yaşta yönetim kurulunda yer alan, rakamları ezbere bilen, krizleri soğukkanlılıkla çözen o kadın… Peki şimdi neden ellerim titriyor? Bu başarı bana ait değil mi?

Elimi kapıya attığımda bir an için arkamdan biri beni tutuyor sandım. “Gitme,” diyordu.  Babamın sesi miydi bu?  Onsuz geçen ilk toplantımdaki korkumun mu?

Pazar kahvaltıları annemin küçük zaferleri olmuştur hep. Masayı yine donatmış; zeytinler cam kâsede parlıyor, beyaz peynirin üzerinde zeytinyağı ince bir göl gibi yayılıyor. Kuru meyveler, yeşillikler yumurta salatası… hele de o dumanı üstünde patatesli börekler. Babam mutfağa girdiğinde anneme arkasından sarıldı, tekdüze, tiyatral sesiyle, “Canım, ellerine sağlık, yine döktürmüşsün,” dedi. Yüzüne taktığı o gülümseyen maskeyle başını yana eğdi annem. “Ee,” dedi babam bana bakarak, “karar verdin mi Umay? Okul bitiyor. Bizim şirkette başlayacak mısın hemen?”

Kedim Bici ayaklarıma dolandı. Tüyleri bile heyecanlıydı. Salondan usul usul Bach’ın yaylıları incelip içimize işliyordu. Melodinin temkinli sesi birkaç nota sonra kapıyı çalar gibi inledi. Ardından kemanlar genişledi, tüm eve yayıldı. Müziğin tonlamasında hem zarif bir umut hem de adını koyamadığım bir hüzün. Pazar sabahına fazla derin gelse de babam sever böyle şeyleri…

Aklımda finallerin ağırlığı, “Hemen başlamak istiyorum baba, kaybedecek zamanım yok benim,” dedim.

Annem gülümseme maskesini bir anlığına indirip, “Ooo, ne bu acele kızım, seni hiç böyle iştahlı görmemiştim. Hadi bakalım devamı da gelir umarım. Eminim çok başarılı olacaksın.”

Babam, kollarını şişirip arkaya doğru gerinerek, “Babasının kızı Nazan, olacak o kadar, bu hırsla beni bile koltuğumdan eder bu.”

Gülümsedim. Gerçekten hırslı mıydım? Belki de babamın da içinde olduğu bir dünyada olmak için istekliydim?

“Sen bugün evde misin, gitmeyecek misin?”

“Bugün Pazar ya hayatım,” dedi babam, çayını karıştırırken. 

Annem dudağını büzdü, tek kaşını kaldırdı. “Senin pazarın mı var? En önemli işlerin hep pazar günü olur ya, o bakımdan dedim…”

Babam gülümsedi. “Bugün işim gücüm yok. Bu pazarımı aileme ayırdım.”

Bach’ın melodisi o sırada yükseldi. Yaylılar atağa geçti, sonra yeniden yavaşladı. Müziğin içinde bir bekleyiş, olacak olanı sabırla haber veren bir tını gizliydi. Babam çayından bir yudum alarak, “Seni dört gözle bekliyoruz Umay’ım. Taze kan, yeni nesil…  Şirkete de iyi geleceksin. Murat Bey’lede konuştuk zaten.”

***

Gözüm hâlâ boş olan babamın koltuğunda.

“Başlayalım mı?” dedi Murat Bey.

Bir an sesin muhatabı olduğumu anlayamadım. Herkes bana bakıyordu. “Tabii,” dedim dosyaları önümde düzeltirken. “Başlayalım.”

Sunum açıldı. Ekranda grafikler belirdi. Kırmızı ve mavi çizgiler birbirini kovalıyordu.

“Son çeyrek büyüme oranımız yüzde sekiz,” dedi finans müdürü. “Ancak Pazar genişlemesi için yeni yatırım şart.”

Başımı salladım. “Risk analizi yapıldı mı?”

“Yapıldı ama…” Cümlenin devamını kaçırdım. Çünkü tam o anda, babamın sesi zihnimde belirdi. “Yüzde sekiz yetmez. İstikrar sürdürülebilir olmalı.”

“Siz ne düşünüyorsunuz?” diye sordu biri.

“Efendim?” dedim istemsizce.

Murat Bey hafifçe öksürdü. “Yatırımın zamanlaması hakkında fikrinizi soruyorduk.”

Boğazımı temizledim. “Zamanlama…” Kelimeler ağzımda tıkandı.” Erken davranırsak avantaj sağlayabiliriz.”

“Erken davranmak risk demek,” dedi hukuk danışmanı.

Babam olsaydı şimdi ne derdi? Gözüm yine o koltuğa kaydı. “Risk almayan büyüyemez,” diye bir söz çıktı ağzımdan. Cümle bana mı aitti, başka birine mi, emin olamadım.

Murat Bey hafifçe gülümsedi. “Cesur bir yaklaşım.”

Ellerim masanın altında kenetlendi. Kimse titrediğini görmesin diye. Toplantı devam etti. Sesler, rakamlar, cümleler…Ben konuşuyor gibiydim ama içimde başka biri benim yerime cevap veriyordu. Buraya ilk başladığım günden beri, sırtımda babamın eli… Görünmez ama sağlam. Beni itmeyen, düşersem yakalayacağını bildiğim bir el. Fikirlerim olmasa bile sözlerimin arkasında dururdu daima. Ben konuşurken o susar ama susuşuyla bile beni desteklerdi, tecrübesinin birikimlerini çaktırmadan cebime koyardı. Eksik bıraktığım yerleri toparlar, açıklar, örnekler verir, ufkumu açardı.

Şimdi… Onsuz ilk kez düşeceğimi hissediyor, irkiliyorum. Düşmekten değil belki de… Düştüğümde beni kaldıracak kimse olmamasından.

Çorbanın buharı yükseliyor. Kaşık, çatal seslerine yine Bach eşlik ediyor. Ama bu kez notalar sert. Sanki bir uyarı gibi. Babamın telefonu masada. Ekran bir anlığına aydınlanıyor. Bir isim. Bir kadın ismi… Annem de ben de görüyoruz. Ama ben görmemiş gibi yapıyorum. Babam rahat, sandalyeye yayılmış, kravatını gevşetmiş, günün yorgunluğuyla meşgul.

“Bugün toplantı uzadı,” diyor, “Yeni proje var, Genç bir ekip kuracağız.” Bana bakıp, “Hadi ama Umay seni dört gözle bekliyoruz, bitir artık şu okulu.”

Telefon yeniden titriyor. Bu sefer annem daha net görüyor. Elindeki kaşık bir an havada kalıyor. Sonra usulca tabağa bırakıyor. “Yemek soğuyor,” diyor sadece.

Babam yüzünde suçluluk değil alışkanlık ifadesi takılıyken annemin gözleri ne bende ne babamda. “Anne, abartıyorsun,” diyorum içimden, sanki bana bir şey söylemiş gibi. “Babam iş için koşturuyor, başka anlam yüklemeyelim. Arayan şirketten biridir nasıl olsa, ne düşürüyorsun yüzünü hemen öyle?” Kırgınlığın esamesini okuyorum annemin bakışlarında. Annem susuyor çünkü konuşursa ben her zaman olduğu gibi babamın tarafını tutacağım, biliyor. Çünkü konuşursa babam küçülecek, oysa gerçeği hepimiz biliyoruz. Bu kez telefondaki yeni bir isim, tek fark bu. “Hem sen alışıksın bu durumlara anne,” diyorum yine içimden. “Sen her şeyi sezip anlayan ve susan bir kadınsın.”

Sunum dosyası önümde açık. Slaytların sırası hazır. Dün gece attığım mesaj aklımda dönüyor. “Murat Bey, yarın kısa bir açıklama yapmak istiyorum, şirket adına, çok önemli.” Gönder tuşuna bastığımda kalbimin o deli çırpınışları şimdi bile kulaklarımda.

“Bazı harcama kalemleriyle ilgili,” diye başlıyorum. Sesim titriyor ama kaçmıyorum. “Bu bir finans meselesinin çok ötesinde. Şirketin zarar görmemesi için bazı şeyleri netleştirmemiz gerekiyor.”

Restoran kalabalık ama bizim masamızın etrafında garip bir boşluk var. Babam şarabı bardağa döküyor. “Bunu dışarda konuşmak daha doğru,” demişti telefonda, ev konuştuklarını kaldıramazmış gibi. Sonra direk giriyor konuya. “Bak Umay, annenle aramızın durumunu biliyorsun. Yürümüyor. Kendimi kandırmaktan yoruldum. Artık kendimi düşünmek istiyorum. Sen de seziyorsun bazı şeyleri. Hem bu sürpriz değil senin için. Bu sefer ciddiyim,” diyor. “Onunla evlenmek istiyorum.”

Öylesine rahat, öylesine umursamaz söylüyor ki asıl bunu söyleyişindeki rahatlık, beni sinirlendiriyor. Elim bardakta donup kalıyorum.

“Sen, sen çıldırdın mı baba? Ne dediğini duyuyor mu kulakların? Nasıl söylersin böyle bir şey? Nasıl yaparsın bunu bana, anneme?” Bardağı bırakıyorum. Öfkeyle haykırıyorum;

“Bu kadar kolay mı? Otuz yıllık evlilik… bir cümle…” babam verdiğim tepkiye şaşkın bakakalıyor.

“Kolay değil, çok düşündüm.”

“Ne zaman karar verdin?” diyorum. “Annem anneannemin yanındayken mi, iş seyahatinde mi, yoksa o otelde üçüncü kez kalırken mi?”

“Bu başka,” diyor yine. “Kaçamak değil. Gerçekten âşık oldum.”

“Annemle de böyle başlamadı mı?”

“Annenle aramızda saygı var artıkama aşk… yıllar önce bitti.”

“Annem biliyor mu peki?

“Konuşacağım.”

Sesim yükseliyor. “Ne zaman? Her şeyi hazırladıktan sonra mı?”

O an aklıma istemsizce geliyor: Evler. İki yazlık. Şirket hisseleri. Pasajdaki ofisler. Annemin hiçbir zaman üstüne yapmadığı şeyler. “Mal paylaşımı ne olacak?” diyorum soğuk bir sesle.

Babam geri çekiliyor arkasına yaslanıyor. “Şimdi mesele bu mu?”

“Evet,” diyorum. “Çünkü aşk dediğin şey senin kalbini ilgilendirir. Ama boşanmak, annemin ve benim hayatımı.”

Babam gözlerime bakıyor. “Belki de herkes kendi hayatını korumalı.”

“Peki baba,” diyorum, “peki… ben de kendimi korumasını bilirim o hâlde.”

“Evlenmek istiyorum,” diyen babamın sesi… Laptopumu açıyorum, ekrandaki rakamlar net, ben de. Murat Bey gözlüğünü çıkarıp masaya koyuyor. Ayağa kalkıyorum.

“Dün akşam size attığım mesajla ilgili… Bazı finansal hareketlere dair açıklama yapmam gerekiyor.”

Slaytı değiştiriyorum. Tarihler… Şehirler… Aynı otel… Hafta sonları… “Şirket kartı kullanımında şahsi harcama şüphesi var.”

Şüphe. Ne kadar nazik bir kelime. Murat Bey ciddiyetle “Devam edin,” diyor.

“İlgili harcamaların şirket bütçesinden harcanmasının ihanet olduğunu düşünüyorum.”

Murat Bey, “Bu açıklamayı babanızın yokluğunda yapmak istemenizin özel bir nedeni var mı?” diye soruyor.

“Evet” diyorum. “Bu konu tam olarak da babamla ilgili zaten.”

Bunu söylerken içimde bir yangın, keskin bir acı. Niye? Niye böyle oldum ben? Kendimden artık emin değil miyim? Sağduyusuna güvendiğim o kadına ne oldu? Babamın boşanmasının bende yaktığı bu intikam ateşinin sebebi ne? Annem mi? Hiç sanmam. Senelerce aldatılan kadına şimdi mi acıdım ben? Hayır. Mesele onun yaşadıkları değil. Hiç de umurumda olmadı. Hatta çoğu zaman kızdım ona. “Pasifsin anne,” derdim içimden. “Çok sessizsin. Kendini eve hapsetmiş zavallı bir kadınsın.” Suçlardım onu. “Sen ki aldığın tıp diplomasının hakkını vermeyi bile başaramadın… Ömrünü eve, babama adadın. Şimdi bunları hak ettin.”

Peki o zaman… Benim derdim ne? Söylemeye utandığım mesele… Bölüşülecek mallar. Babamdan arta kalanlar. Peki… onun kızı olarak bunları düşünmek suç mu? Kim benim yerimde olsa aynı şeyleri düşünmez ki?

Yok… yok… böyle bir şey olamaz. Onun ayağını kaydırdığımda geri adım atacaktır. İşini kaybederse boşanmak aklının ucundan bile geçmez. Hem o zaman Ayşen de babamı istemez artık.

“Evet, devam edin lütfen,” diyor, Murat Bey.

“Özellikle satın alma birimi üzerinden yapılan ödemeler…” dedim. “Piyasa değerinin çok üzerinde gerçekleşmiş. Aynı firmalara tekrar tekrar verilen ihaleler.”

Murat Bey kaşlarını çattı. “Ne demek istiyorsunuz?”

Duymamış gibi devam ettim. “Örneğin geçen yıl yapılan makine alımı.” Dosyadaki sayfayı çevirdim. “Gerçek değeri, bunun nerdeyse yarısı. Aradaki fark farklı hesaplara aktarılmış. Bu hesapların bazıları, doğrudan babamın yetki verdiği kişiler üzerinden yürütülmüş.”

Murat Bey yavaşça sordu, “Bu ciddi bir iddia. Eliniz de kanıt var mı?”

“Var.” Kâğıtları masanın ortasına doğru uzattım. “Banka hareketleri, sözleşmeler… ve onay imzaları. Hepsi burada.”

Murat Bey dosyadaki kâğıtlara uzun süre baktı. Sonunda gözlüğünü çıkardı. “Bu konu,” dedi usulca, “burada konuşulacak bir konu değil. Gereken incelemeler yapılacaktır. Toplantı bitmiştir.”

Eve geldiğimde annem mutfakta yemek hazırlığındaydı. Tencerenin kaynayan sesi, bıçak darbeleri, hafif tencere gıcırtıları… her zamanki rutin. Ve biliyordum… bir süre sonra babam gelecek. Kapının sesi, adımlarının ritmi… her şey değişecek.

Bach’ın notaları sonsuza dek susacaktı artık bu evde. 

Günay Oktay
Günay Oktay
1973 Adana doğumlu. Emekli hemşire.

POPÜLER YAZILAR