Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kadının Adı Çok

Kadınların bireysel ve sosyal yaşamda yaşadığı temel sorunların hikâyeleştirilmiş hâlidir “Kadının Adı Yok” kitabı. Seksenlerin Türkiye’si düşünüldüğünde, sistemde zaten var olan baskıcı rejimin bir prototipi olarak toplumun en küçük örgütlenmesi olan aile üzerinden ayna tutulmaya çalışılmış, birkaç kere yasaklanmasına rağmen kitap sade dili ile çok ilgi görmüştür. Sessiz kalmak zorunda bırakılmış, ataerkil baskıyı iliklerine kadar hisseden kadınların bir anlamda sesi olmayı başarmıştır Duygu Asena. 

Kitapta; orta hâlli bir ailenin anne, baba ve iki kızıyla yaşadıkları ve kızın çocukluğundan itibaren ilk gençlik yıllarını kapsayan, sonunda da kendi yaşamının sorumluluğunu tüm baskılara rağmen eline alan bir kadının penceresinden, gerçekler cesaretle okuyucuya ulaşmayı başarmıştır.

Bağımlı, ekonomik özgürlüğü olmayan, kocasının baskısı altında bireyselliğini tamamen yitirmiş, adeta Sinderella Kompleksi denilen sendroma uygun bir anne ile kendi öznelliğini biricik gören, kızlarına ve karısına tahakküm uygulayan, hata kabul etmeyen, özür bilmeyen Narsisistik kompleksi ile dolup taşan bir babanın olduğu aile içinde yaşanılanlar, ataerkil toplumun haklılığı üzerinden hareket edilen olaylar olarak kitapta yer almıştır. 

En fazla özgürlük teması çevresinde toplanan bu kitapta, en can acıtıcı kısımlardan bir tanesi de “gidecek yeri yok” izleniminin sıkça verilmesidir. Okuyucu, ailedeki annenin dramıyla yüzleştirilmiş olup dolayısıyla ekonomik özgürlüğün yanı sıra, hayatının sorumluluğunu almak konusunda dahi cesareti olamayan tüm kadınlara da bu yaşamın faturaları tek tek gösterilmiştir. Tek başına istediğini bile alamayan, kocasının uygun gördüğü para ile yetinmek zorunda kalan, cinselliğini sadece bir görev olarak sürdüren, arzularının farkında bile olamayan kadının yaslandığı duvar çok serttir maalesef. Öyle ki çoğu zaman bir anne çocuk ilişkisine dönen dinamikte, kadının evde sadece hizmetli, yardımcı ve kocasının büyülü öznelliğini yaşatmak için yaptığı fedakârlıklar, “olması gereken” olarak görülmüş, erkek tarafından hem anneye hem de kızlarına yapılan değersizleştirme, sonuna kadar hissettirilmiştir kitapta.

Diğer yandan, kızı tarafından “abla” denilen yakın komşusuyla yaşadıklarının anlaşılması üzerine, bunu kendisine hak gören, utanma duygusundan yoksun babanın; hiçbir kusuru ve hatası yokmuşçasına kızlarının da diğer cinsle arkadaşlıklarına aşırı müdahil olması da kitaptaki önemli bir ayrıntı olarak gözümüze çarpmaktadır.

Annenin zavallılığına hep şahit olan kitabın kahramanı, özgürlüğü, kendi ayakları üstünde durabilmek için babasından gizli girdiği üniversite sınavını, meslek sahibi olduğundaki evliliği, işindeki erkek figürlerin babasını hatırlatan hâlleri ile yaşamında sık sık karşılaşmış, duygudaşlığı zaman zaman hasar görmüş ve hayal kırıklıkları da yaşamıştır. 

Duygu Asena, kitabında işlediği özgürlük ve özgürleşme mücadelesinin çatısı altında; öteki tarafından bir nesne olarak görülen kadın beden algısı, ancak anne olduğunda kendini değerli hissetme hâli, arzularıyla yaşayamadıkları cinsellikleri, toplumda kadın olmanın öznelliğinin ancak yok sayılarak var edilmeye çalışılmasını da beraberinde incelemiştir. 

Asena, Sinderella olmanın aslında bir prens tarafından nereden ve kimden kurtulma yolu olarak benimsenmesinin, nereye ve kimlere kimliğinin yok sayılması olarak feda edileceğinin düşünülmesinin gerçeğine de değinmiştir. 

Öznelliğin ortaya çıkmasının; özgürlük, sorumluluk, baskının görülmeyerek konfor alanı olarak değerlendirilmemesi, varoluşun ötekinin iznine bağlı olarak gerçekleştirilmemesi ve bu cesaretin sadece ve sadece kadının kendi iç potansiyellerinde bulunması mücadelesine bağlı olduğuna da değinilmiştir. 

Kitapta kahramanın yaptığı evliliğine, ilişkilerine, işyerindeki adaletsizliklere de vurgu yapılmış; kadının kendi farkındalığının kendisi üzerinde ne kadar fazla katkı yaptığı, kimseye bağlı olmadan ayakları üzerinde durabilmenin zorunluluğu âdeta bir güvence olarak gerekliliği de kitabın mesajları içinde yer almıştır.

Duygu Asena; kadınların insanca, özgürce ve cesaretle yaşamaları adına kendini hem eleştirilere siper etmiş hem de bu mücadelesinden hiç vazgeçmemiştir. Feminizm hareketinin yanı sıra asıl değeri olan, o zamanlar belki de çok ta bilinmeyen “cinsiyet ayrımcılığı” teriminin de açılımını sonuna kadar yazılarıyla gerçekleştirmiştir. Bugün dahi özgürlükleri için mücadele veren kadınlar varsa bu, onun “Kadının Adı Yok” diyerek başlığını attığı, bütün kadınların hayatına dokunmasından ileri gelmektedir. “Kadının adı çoktur” hatta sayesinde milyonlardır belki de. Bu farkındalıkla yaşamlarımıza devam edilebiliyorsa eğer onun gibi daha çok adı duyulan kadınlar da bu sahnelerde yer alacaktır mutlaka… 

Şehnaz Orhan
Şehnaz Orhan
1971 Bursa doğumlu. Uludağ Üniversitesi İİBF İşletme mezunu. İşletme, Psikolojik Danışmanlık yüksek lisansı yaptıktan sonra ICF onaylı Koçluk eğitimi aldı. Halen Anadolu Üniversitesi öğrencisi. Patoloji Laboratuvarında yöneticilik yapıyor, dergilere ve kolektif kitaplara öyküler yazmaya devam ediyor.

POPÜLER YAZILAR