Hani bazen rüya görürsünüz ve rüyada olduğunuzu bilirsiniz ya. Rüyadaki kendinizi teselli edersiniz; “Rüya bu, korkma uyanınca geçecek,” diye… Ya da o kadar güzel şeyler oluyordur ki bu sefer de küçük bir uyarı yaparsınız yine rüyadaki size; “Rüya bu, o kadar da şey yapma,” diye. Ya uyandığımızda da aslında başka bir rüyaya uyanıyorsak ve o üst benliğimizin teselli eden ya da uyaran sesini duymaya ihtiyacımız varsa? Bu da rüya ve uyanınca geçecek!
Etrafımızda akıl almaz gerçeklikler (!) zuhur ederken, bunların da bir rüya hükmünde olduğunu, her rüya gibi ehil olanlarca tabir edilerek nihayetinde hayra yorulması gerektiğini düşünmeden edemiyor insan. Kitleler hâlinde, aynı anda aynı rüyanın görülüyor olması onun da bir rüya olduğu gerçeğini değiştirmez. Çok garip, değil mi! Gerçek olan tek şey, gördüklerimizin bir rüya olması… Her rüyanın bir “bug”ı vardır. Tıpkı yazılımlarda olduğu gibi. Rüyanın rüya olduğunu, yazılımın bir yazılım olduğunu anlamaktır o rüyanın/yazılımın bug’ı.
Rüyanın içinde kendi uyanıklığını yaratanlar, misafirlikte yatıya kalıp, sabahın seherinde uyanıp da herkes uyurken ne yapacağını bilemeyenler gibidir; şaşkın, sıkılmış, meraklı, “Benim burada ne işim var?” derler. Benim burada ne işim var? Sonunda bir ünlem ile değil büyük bir soru işareti ile seslendirilmesi gereken bir cümle: Benim burda ne işim var?
Uganda’da geleneksel dansları izlerken tıpkı böyle kendimi rüya içinde uyanmış gibi hissettim. Biz turistler için modernize edilmiş geleneksel danslarında günlük yaşamlarındaki olayları durumları anlatıyorlar. Bir kızı isteyen erkekler arasındaki yarışta, sesi en güçlü ve tok çıkan, zıplayıp yere tekrar bastığında toprakta en derin izi bırakan erkek, istediği kızı almakta öne çıkıyor. Kültürel kodlar zaman içinde değişip coğrafyalar arasında farklılık gösterse de erkek her zaman erk ile güç ile özdeşleşiyor. Bu gücün göstergesi kimi toplumlarda fiziksel güç iken kimilerinde para, statü, mevki olabiliyor. Bu geleneksel dansta gücün en ilkel göstergesini görüyoruz. Bağıran, yumruklarını sıkan, ayaklarını yere sıkı sıkıya basıp toprakta en derin izi bırakan erkek itibar görüyor.
Gösterinin moderasyonunu, bizdeki kavuklu tarzında bir karakter yapıyor. Hangi gösterinin neyi temsil ettiğini aralara girip dış ses gibi anlatıyor. Balafon adlı bir enstrümanlarını tanıtıyor: Yerde bir sal gibi duruyor enstrüman. Yan yana sıralanmış on iki tahta parçası ve altlarına yerleştirilen su kabakları sayesinde her bir tahtadan ayrı bir nota çıkıyor. Tek tek adamlar geliyor ellerinde çubuklarla. Gelen istediği yere oturup elindeki çubukla kendi belirlediği ritimde ve tonda enstrümana vurarak bir ses çıkarıyor. Sonra diğeri geliyor, o da yine kendi belirlediği ritim ve tonda vurarak başka bir ses çıkarıyor. Böyle böyle birçok kişi enstrümanın iki yanında ellerinde çubuklar, bir kakafoni çıkıyor ortaya. Ve dış ses bu enstrümanı demokrasiye benzetiyor: Herkesin gelip oturup kendi sesini, rengini katabileceği, “Kimsenin kimseyi domine etmediği bir enstrüman çalmaktır demokrasi,” diyor.
Aklımdan deli sorular geçiyor tabii her zamanki gibi: Öncelikle ortaya çıkan sesler anlamlı bir bütün oluşturuyor mu? Bu bütünlükte bir ahenk, estetik var mı? Azınlıkların haklarını korumaya yönelik bir sistem, azılıkların çoğunluğa tahakkümüne dönüşüyor mu? Ve belki de en önemlisi; demokrasi aynı zamanda adalet, hakların eşitliğini getiriyor mu? Yoksa George Orwell’in Hayvan Çiftliği’nde olduğu gibi önce “Tüm hayvanlar eşittir,” şeklinde olan çiftlik anayasa maddesi, sonrasında “Tüm hayvanlar eşittir, domuzlar daha eşittir,” şeklinde deforme ediliyor mu?
Afrika’daki hemen hemen her ülkenin isminde ya Cumhuriyet ya da Demokrasi kelimesi geçiyor: Demokratik Kongo Cumhuriyeti; Uganda Cumhuriyeti, Ruanda Cumhuriyeti gibi. Hepsi de birbiriyle ve kendi içlerinde kanlı bıçaklı. Ruanda Katliamı’nı duymuşsunuzdur. Duymadıysanız şanslısınız. Tutsiler ile Hutular arasında, Belçika tarafından yaratılan yapay ırkçılık, bu iki grubu birbirine karşı biledi ve 1994 yılında benzerine az rastlanır bir katliama sebep oldu. Yüz günde sekiz yüz bin kişi katledildi. Sömürgeci güçler önce halklardan birini seçti. Fiziksel özelliklerine göre resmen, fişleyerek insanları ikiye ayırdılar. Hatta bu fiziksel özelliklere göre ayrım öyle bir noktaya geldi ki, ırkınız, kökeninizin fiziksel özelliklerini yansıtmıyorsa diğer tarafa yazıldı adınız. Bu iki gruptan birine ayrıcalıklar tanındı uzun yıllar. Onlar hem kamuda hem özelde iyi görevlere getirildi. Diğer grup ise sefalete itildi. Bu ayrıcılık, ezilenleri ezenlere karşı biledi, biledi. Ama sorun şu ki ezenler de aslında maşaydı. Ve o talihsiz gün geldi çattı. Bu gerilim bir noktada patladı ve aynı topraklardaki halklardan biri bir diğerini katletti. Hangilerinin Tutsi hangilerinin Hutular olduğunun bir önemi yok. Önemli olan katil ile maktulün aynı renkten, azmettirenin ise farklı renkten olmasıydı. Ve maalesef aynı senaryo bilmem kaçıncı kez yine yazıldı, yine oynandı ve yine beklenen mutsuz son ile sonlandı.
Karıncaya sormuşlar;
Hayvanları nasıl bilirsin?
Hayvanlar ikiye ayrılır demiş:
- Grup: Aslan, kaplan, yılan gibi şefkatli ve iyi huylu hayvanlar…
- Grup: Tavuk, kaz, ve ördek gibi zalim, acımasız ve yırtıcı hayvanlar…
Yani azizim, herkesin zalimi kendine göre, herkesin alimi kendine göre. Sen ne isen karşındaki de sana göre. Sen üstün olmaya, ötekinin üstünde egemenlik kurmaya, haksızca hak elde etmeye teşne olduğun sürece, uzun bacaklı beyazlar gelir ve senin bu zaafın üzerinden topraklarını lime lime eder. Öyle topla tüfekle bile savaşmadan seni ona, onu sana düşürerek senin topraklarının altındaki altını, pırlantayı, petrolü altından alır.
Afrika, Dünya denen simülasyonun en zorlu etaplarından biri. Rüyanın rüya, yazılımın yazılım ve simülasyonun da simülasyon olduğunu bilmek o simülasyonun bug’ı.
Şimdi düşün! Senin bu rüyada, bu yazılımda, bu simülasyonda ne işin var? Aslan mısın, kaplan mı? Yılan mı? Yoksa çok zararsız görünen ama karıncaların korkulu rüyası tavuk mu, kaz mı?
Senin burada ne işin var?



