“Sana nasıl geldiysem öyle gittim aslında. Kucağına sığmayan rengârenk bir buketle geldim. Yakana takacağın bir karanfille gittim.”
Aralık ayının henüz başıydı. Sokaklar tam soğumamıştı ama pastırma sıcaklarından da iz yoktu. Evden bir çantayla çıktım. Kimseye haber vermedim. Nereye gittiğimi söylesem saatlerce sürecek tartışmalar, anlatsam anlaşılmayacak durumlar olacaktı. Gerek de yoktu. En fazla iki gün ortadan kaybolacaktım. Gitmek zorundaydım. İçimde bir yere koyamadığım bu duygunun muhatabını görüp tanımak zorundaydım.
İlk defa bu kadar uzak bir yola tek başıma gidecek olmanın huzursuzluğu olsa da içimi kaplayan heyecan her şeyden üstün geliyordu. Şehre indiğimde tanımadığım sokakların arasında birkaç tur attıktan sonra malum dükkânın sokağını buldum. Elim boş gitmeyecektim. İlk bulduğum çiçekçiye girdim.
“Merhaba! Bana bir buket hazırlar mısınız? Mümkün mertebe renkli olsun. Ortasına lütfen bir kırmızı gül koyalım.”
“Tabii. Hemen hazırlıyorum.”
Adam çiçekleri seçerken ben kapının kenarında emanet gibi bekliyordum. Emanettim de aslında. Bu şehirde, bu sokakta emanettim. Ne insanlarını ne sokaklarını ne âdetlerini, hiçbir şeylerini bilmiyordum. Tek bildiğim, onu görmek gerçeği tüm bilgilerin üstünde bir hâl almıştı.
“Yok, yeterli olmaz. Biraz daha büyütün çiçeği. Şuradaki pembe papatyaları da ekler misiniz?”
Adamın bakışları endişelenmeye başlamıştı. Ben buketi büyütmek istedikçe çiçekçi nasıl ödeyeceğimi düşünüyordu muhtemelen. Bilmiyordu ki şu an değil o buketi, tüm çiçekleri toplayıp gitsem yetmeyecekti içimdeki duyguyu karşılamaya.
“Zor olacak taşımanız. Yardımcı olmamı ister misiniz? Serviste bizim çocuk, isterseniz onunla göndereyim.”
“Ziyanı yok. Ben götürürüm. Teşekkürler.”
Bu tarifsiz heyecanı bir başkasıyla paylaşacağımı düşündü. Hoş, bendeki heyecandan da duygudan da haberi yoktu. Çiçeği almadan evvel parayı masaya bıraktım. Kucakladım ve yola koyuldum. Çok değil üç yüz metre sonra kalbimin dudaklarımda attığını hissetmeye başladım. Gelmiştim. Birazdan kapıyı açacak ve onu görecektim. Tüm bedenimin bu heyecanı hissetmesine biraz zaman tanıdım. Tekrarı asla olmayacak bir andı. Onu ilk defa görecektim. Her zerresini tanıdığım ama hiç görmediğim, kokusunu çok iyi bildiğim ama hiç içime çekmediğim, sesini duymadığım ama binlerce ses arasından tanıyabileceğim tek kadını birazdan görecektim.
Kapanma saati yaklaştığı için dükkânın ışıklarını azaltmıştı. Usulca kapıyı açtım. Cam kapının üstüne içeri girildiğinin haberini almak için koydukları çubuklar çaldı. Ekrandan kafasını çevirdi bana doğru bakarak ayağa kalktı.
Sarı uzun saçları omuzlarındaki şalın üzerine dökülmüştü. Gözleri tam da bildiğim gibiydi. Güldüğünde çıkacağına emin olduğum çizgilerle karşıladı beni. Şaşkınlığı benim heyecanıma kıyasla çok azdı. Biliyordu geleceğimi. Ama bugün mü? Bir gün geleceğimi bildiğinden olsa gerek, Aralık’ta geleceğimi bildiğinden olsa gerek, gülümseyerek karşıladı beni. Belki sorsam daha derinlerinden bahsedecekti. Ama yok, hiç heyecanlı değildi. Çok emindi geleceğimden. Önce bana sonra elimdeki çiçeklere baktı, sevgiyle.
“Hoş geldin,” diyerek bana doğru yürüyordu. Elimden çiçekleri alıp masaya bıraktı. Bana döndü sarıldı ve buyur etti.
Bir Eylül akşamüzeri tanıştığım ve ömrümün sonuna kadar kalkamayacağım sandalyeye, o Aralık’ta oturmuştum. Hiç kimse kaldıramayacaktı. Ne güçleri yetecekti kaldırmaya ne de ben güçlerini denemelerine müsaade edecektim. Tek başıma, yıllarca, aynı sandalyede ondan hep mutlak kilometrelerce uzakta onu bekledim. Yüzlerce şiir, onlarca öykü ve nice an serdim yollarına. Ama o bana dair taşlarla doluydu. Ne zaman mutlansam bir harf gerisinde kaldım, oysa adımları benden gerideydi.
Ne olduysa o gün oldu. Sandalye altımdan kayana kadar yıllar geçti. İncecik bir iplikle ilmik ilmik ördü bana borçlandığı ömrümün hırkasını. Karanlıkları giydim o aydınlıklara soyunabilsin diye.
Tüm çiçekleri kuruttu. Açtığım, diktiğim, yeşerttiğim tüm çiçekleri kuruttu. Ve ben giderken tek bir karanfil kaldı.
Hangimiz Eylülzedeyiz? Hangimiz Aralıkta kaldık?



