Netflix’te beş sezon süren, Caroline Kepnes’in aynı isimli romanından uyarlanan You dizisinin, baş kahramanı Joe Goldberg, oldukça tartışmalı bir karakter. Joe, bir seri katil, hatta kurbanlarını genellikle sevgili ve eşlerinden seçtiği için bir kadın katili sayılır. Dizinin en tartışmalı kısmı da burası. Bir seri katil, hatta kadın katili, nasıl oldu da, dünya genelinde büyük çoğunluğu kadınlardan oluşan geniş çaplı bir hayran kitlesi kazanmayı başardı? Kurbanları ile empati kurulacağına, neden Joe ile empati ve sempati kuruldu? O halde Joe Goldberg’e yakından bakalım.
Joe, çocukluğunda ağır travmalar yaşamış, obsesyona varan takıntıları olan, analizci, insanları takip edip izleyen bir stalker. Joe, birine aşık olunca onu saplantı hâline getiriyor. Korumacılığı ve kıskançlığı biraz fazla (!), ona sadakatsiz davranan sevgilisini ya da sevgilisinin eski sevgilisini öldürmek gibi… Öldürme işini de kendisine has tarzıyla yapıyor; kurbanlarını kitapçısının bodrum katından bulunan, kitapları korumak için özel ısıda tutulan, ses geçirmez, kırılmaz cam odaya hapsedip sonra öldürüyor.
Joe, hakkındaki tüm bu olumsuz tabloya rağmen, neden bu kadar sevilen ve ilgi gören bir katil oldu? Joe, klasik bir psikopat, seri katil değil, zeki, entelektüel, edebiyatla ilgili, yakışıklı, romantik, centilmen, güzel ve tarz giyinen, korumacı, kadınlara (onu aldatana kadar) saygılı ve nazik, hayatına aldığı kadınları “Sen, O’sun,” diyerek idealleştiren bir masal prensi. Joe, hayatına girdiği kadınları kurtarmak istiyor; eski belalı sevgilerinden, kötü giden hayatlarından, sevgisiz ebeveynlerinden… Eğer onun kurtarıcısı olabilirse, o da karanlık yanından kurtulacak ve ruh eşiyle ömrünün sonuna kadar mutlu yaşayacak, buna inanıyor. Çocukken dinlediğimiz masallardaki gibi.
Joe klasik antikahramanlardan biraz farklı. Joe, güncel durumuyla müşkül, alkolik, bağımlı, kurban psikolojine hapsolmuş birisi değil. Joe bir kurtarıcı. Günlük hayatında, kontrolü hiç elden bırakmıyor, savrulmuyor, buhranlar geçirmiyor, dengeli ve kendisine yeten birisi. Kurtaracağı prensesini arayan, onu bulduğunda dünyanın tüm kötülüklerinden korumak için savaşmaya hazır, onu sevgisiyle iyileştirmeye ve ömrünün sonuna kadar hayatının merkezine koymaya niyetli, adeta bir modern zaman şövalyesi, romantik âşık.
Biraz da “Aslında sevmemeliyim ama seviyorum,”, “Hayatımda öyle biri olsun istemem ama tuhaf bir şekilde anlıyorum onu,” dediğimiz antikahramanları neden seviyoruz, bunun teorik açıklamalarına bakalım.
Klasik kahramanlar, tregadyalardan tutun, şövalye romanlarına ve destanlara kadar, erdem, cesaret, adalet, fedakârlık gibi özellikler taşır. Antikahramanlar ise çoğu zaman kusurlu, karanlık, bencil, zayıf veya çelişkili yönleriyle öne çıkan karakterdir. Joe, tüm bu klasik kahraman özelliklerinin yanına bir tane kusur eklenmiş, güzel yazılmış bir antikahraman.
Antikahramanlar, izleyiciye, insani yönlerini çıplak biçimde gösterdiği için izleyici, bu karakterle duygusal bir yakınlık kurar. Yani antikahraman, ne tamamen kötü, ne tamamen iyi olandır, gri bir alanda yaşar. Modern insana da yakındır. Yani “Joe’yu seviyorum ama sevmemeliyim,’’ ya da “Joe’yu seviyorum ama onu seviyor olmaktan rahatsızım,’’ sözlerinin arkasında bu gri tonun çekiciliği var.
Psikanalitik teoriye göre, antikahramanları sevmemizin en eski açıklamalarından biri Freudyen psikanalize dayanır. Sebebi bastırılmış dürtülerdir. Joe gibi karakterler, bizim bastırdığımız saldırganlık, hırs, kontrol isteği gibi karanlık yönleri yaşarlar. İzleyici bu yönleri karakter aracılığıyla suçluluk hissetmeden yaşar. Bu Freud’un “id” kavramıyla açıklanır. Karakter bizim id’imizin yansımasıdır.
Jung’un “gölge arketipi” ne göre, herkesin içinde karanlık bir gölge vardır.
Antikahramanlar, bu gölgeyi görünür kıldıkları için bizde hem korku hem hayranlık uyandırır. Yani, Joe’nun takıntılı aşkı, bizim gizli arzularımıza dokunur.
Ahlaki Çatışma Teorisi’ne göre, modern izleyiciler artık “tam iyi” kahramanlardan çok, ahlaki gri karakterlere ilgi duyuyor. Bu durum, ahlaki biliş teorileriyle açıklanabilir; insanlar karakterin niyetini anladıklarında onu affetmeye eğilimlidir. Joe’nun aşkının ya da sevdiği kişinin ihaneti için o kişiyi öldürmesi, izleyicide empatiyi güçlendirir, izleyici bu ihaneti görünce “Ama o da aldatmasaydı,’’ der.
Medya psikolojisinde, Murray Smith’in “Sempati Yapısı” modeline göre, kahramanla empati kurmanın üç aşaması vardır. Birinci aşama konumlandırma ile gerçekleşir; kamera kadrajı ve açıları vasıtalarıyla karakterin gördüklerini görürüz. İç ses ve flashback’lerle karakterin duyduğunu duyar, zaman, mekân ve perspektif bakımından karakterle aynı konuma geçeriz. İzleyici karakterin bakış açısına yerleştirilir. İkinci aşama ise ahlaki yakınlık aşamasıdır; geçmiş travmalar, çevresel baskılar, adaletsizlikler vurgulanarak, karakterin eylemlerini haklı bulmaya başlarız. Son aşama; empati, duygusal yakınlık aşamasında artık sadece onunla aynı perspektifi değil, onun duygularını da paylaşırız. Üzüntüsüne üzülür, korkularına endişeleniriz. Bu formül doğru uygulandığında, Joe’nun sapkın davranışlarını bile bir noktada anlarız. Çünkü dizi onun perspektifinden anlatılır.
Toplumsal Eleştiri ve Antikahraman Estetiğine göre, postmodern anlatılarda antikahraman, toplumsal sistemin çelişkilerini açığa çıkaran bir araçtır. Joe, modern toplumun aşırı gözetleme kültürü ve sahte ilişkiler dünyası içinde kaybolan “romantik” bir bireydir. Bu bakış açısına göre biz antikahramanı değil, düzeni eleştirme biçimini severiz.
Aristoteles’in Katharsis Teorisi, klasik tragedyalardan beri, izleyici, korku ve acıma duygularını yaşayıp arınmak ister. Antikahramanlar bize ahlaki bir deneyimi risk almadan yaşatır.
Medya ve Kültürel Çerçeve Teorileri, Parasosyal ilişki teorisine göre, izleyici karakterle tek taraflı ama duygusal bir ilişki kurar. Kullanımlar ve Doyumlar teorisine göre de, izleyici bu karakterlerle, heyecan, kaçış veya kimlik keşfi gibi duygusal doyumlar yaşar.
Antikahramanları sevmemizin ve hatta klasik kahramanlara göre daha yoğun duygular beslememizin sebeplerinden kısaca bahsettikten sonra kapanışı kendi yorumumla bitireyim. Antikahramanları seviyoruz çünkü sosyal hayatta taktığımız tüm maskelere rağmen, içimizdeki kusurlu yanı tamamen susturamayacağımızı biliyoruz. En zayıf anımızda, güçlü bir çeldiricide, o karanlık taraf içimizden çıkıyor. Ve çoğu zaman onu bastırmak yerine “Aklımı çeldi,”, “Şeytana uydum,”, “Kim yapmıyor ki?” diyerek bahanelere sığınıyoruz.
Diziler ve filmler, bize risk almadan bir tür kaçış alanı sunuyor. Evimizin konforunda, kimseye zarar vermeden, kontrolü kaybetmeden o gölgeyle temas ediyoruz. İçimizdeki karanlık çocuğu serbest bıraktığımız küçük bir oyun alanı… Ve kapattığımızda, hayatımızın düzeni hiç bozulmadan kaldığı yerden devam ediyor.
Belki de bu yüzden antikahramanları seviyoruz: Çünkü onlar, bizim söylemeye cesaret edemediğimiz yanlarımızı korkusuzca sahneye koyuyor. Bizim gölgeyle yüzleşemediğimiz yerde onlar, kendi karanlıklarına bakıyor; biz de onların hikâyesinde kendimizin en derin, en insani hâlini görüyoruz.



