Sonbaharın yağmur damlalarıyla karışık rüzgârında oraya buraya savrulan yükselip yere değmeden yeniden uçuşan, yolunu kaybeden yaprakların, poşetlerin, kâğıtların arasından yürüyordu. Tam nefes nefese kalmadan sağ dalağında bir tükenmişlik hissi oluşmadan temposunu düşürdü. Bu hızda biraz daha yürüdü. Bu inişli çıkışlı yürüme biçimi tıpkı her şeyin kendi kontrolü altında olduğu iş hayatından henüz sıyrılamadığının kanıtı gibiydi. Her ânının planlandığı en insani ihtiyaçlarının bile el çabukluğu hızı ile giderildiği hayatından gerçek duygularını kuşatan sahte mimiklerin yarattığı yorgun yüz hatlarından kurtulmak zaman alacaktı. Zaman kavramını saatle ölçmeyeceği bir hayata başlayalı birkaç aydan daha kısa bir zaman olmuştu. Hesaplar, krediler, inişli çıkışlı borsa hareketleri, dalgalanan kurlar, bir dünya telefon konuşmaları, bağlantılar, çevrimiçi buluşmalar yerini sadece hâl hatır soran iyi dileklerin kısaca dile getirildiği “dostça kal” mesajlarına bırakmıştı. Kulaklığında “Seni özleyeceğim,” diyen zarif sese “Ben de,” diyerek yanıt verip yürümeye devam etti. Yürüyüş yolunun mavi çizgileri bitip merdivenlerin başladığı yerde dünden kalan yağmurun bıraktığı birikintinin çevresinde tortop olmuş sülükler gözüne çarpınca duraksadı. Kan emici bu küçük yaratıklara biraz iğrenerek bakıp üzerlerinden atladı. Muşambayla sıkıca kapatılmış ters çevrilmiş masa ve sandalyelerin, kullanıma kapatılmış bilardo salonun, kapısı kırılmış duşakabinlerin arasından geçip küçük tümsekler oluşturan koyu yeşil deniz yosunlarına basarak kıyıya vardı. Deniz içinin tortusunu bir yığın hâlinde bırakıp geri çekilmişti. Akdeniz’in boz bulanık tuzlu suyuna yansıyan sabah güneşinin gözlerini kamaştırmasına aldırmadan bacaklarını iki yana açıp birkaç esneme hareketi yaptı. Doktorunun “Kaslarını güçlendirmelisin,” uyarısından bu yana her sabah erkenden sahile iniyor, uzun tempolu bir yürüyüşün ardından kumların üstünde önerilen hareketleri yaparak güne başlıyordu. Uzun yıllar bir yatırım şirketinin yöneticiliğini yapmıştı. Masa başında ekran karşısında geçirdiği zamanların zihninde kaslarında gözlerinde, parmak uçlarında yarattığı uyuşukluğu atması vakit alacaktı. Maraton koşusu gibi birbirini geçmeye çalışan saatlerin günlerin yavaşlamasını istiyordu artık. Akşamları penceresinden izlemeye doyamadığı günbatımında takılıp kalsa ne iyi olurdu. Yerleştiği bu küçük kasabada yeni insanlar tanıma arzusu ile kıvranmasına rağmen kapı görevlisi ve mini marketin kasiyeri gençten başka tanıdığı kimse yoktu. İş dünyasının bir günde onlarca insanla karşılaşıp yemeğe çıkıp sonra bir başkası ile kahve içip konuşup iş bağlanan temposu yerini yürüyüş yapmak, günlük gazetesini her gün bir dilim yemesi ile sınırlanan ekmeğini almak gibi durağan işlere bırakmıştı. Dönüşte her zaman olduğu gibi markete uğradı. Girişe henüz yeni gelmiş çiçek saksılarını yerleştiren kasa görevlisi gençle selamlaştı. Gazetelerin sıralandığı bölüme geçip aradığını buldu. Ekmeğini gazeteyi birkaç parça kahvaltı için gerekli yiyecekleri alıp kasaya bıraktı. Kasanın hemen yanı başında sayfaları açık duran okunduğu belli bir edebiyat dergisi dikkatini çekmişti. Kasa görevlisinin arta kalan zamanlarında elinden düşürmediği belliydi. Kendisinin bunları en son lisede okuduğunu hatırladı. Acemice bir şeyler karaladığı günlerdi. Bambaşka bir forma geçen hayatında unuttu hepsini. İçinde yaşadığı, şekillendiği habitusundan dışarı çıktığına göre içinde bir yerde varlığını hissettiği sönmüş yazma arzusunu uyandırabilir miydi? Duyduğu heyecanla hepsini aldı dergilerin. Ekranın soğuk ışığının uzağında kahvaltı masasında sayfaları tek tek en ince ayrıntısına kadar okuyacak çok beğendiklerini kesip ayıracak tekrar tekrar bakacak. Biçimsiz kesilmiş kısa sert kıvırcık saçlı okumayı çok sevdiği konuşmasından hâl ve duruşundan belli delikanlı “Bunu da okumak isterseniz buyurun lütfen, kendim için almıştım,” dedi. Tıraşını uzatmış çenesinde hafif bir top hâle getirmiş zayıf atletik duruşlu sağlıklı görünen bu genç ile altmışını geçmeye yüz tuttuğu sırada kalbine takılan iki stend ile ne yapacağını şaşırmış Ekrem Bey arasında dostça bir sohbet başlar mıydı? Ekrem Bey bol kazançlı sözde itibarlı işinin kendini çok da mutlu etmediğini anlatmaya çalışır genç delikanlıya sevdiği işlerini ertelememesi gerektiğini anlatır mıydı? “Daha çok yolum var deme sakın,” diye salık verir miydi? “Kalbinin sesini duy ve erteleme,” der miydi? Ona, “Dur evlat daha çok erken. Sabah dokuz, akşam on kasa başına sıkışıp kalmakta neyin nesi? Sonra bak ne oluyor biliyor musun? Kalbinde yapay bir tüp parçası ile kalıveriyorsun bir başına,” demek istiyordu.
Gencin az önce sıraladığı renkleri birbirinden farklı çiçek saksılarından iki tanesini de ekledi alışverişine. Eve geldi. Çayı koydu. Kahvaltı masasını hazırladı. Mide koruyucu ritim düzenleyici kan sulandırıcı ilaçlarını sırayla içti. Eski bir dostu görmenin heyecanı ile aldı eline dergiyi. Acelesi yoktu. Yavaş yavaş araladı sayfaları. Tam orta sayfanın sağ sütununda eliyle koymuş gibi buldu. Demek hâlâ yazıyordu. Büyük bir tutkuyla adanmışlıkla. Ne severdi eskiden. Lise yıllarında bir söyleşisine katılmıştı. Yıllar sonra yeniden kavuşmuştu. Çok sevdiği yazarına.
*Güneşle uyandım
Üç yaprak parşömen serili yere
Yazılmayı bekliyorlar sardunyalarla
Biri yavruağzı öbürü çingene pembe
Zeytinin filizi de bekliyor yazılmayı
Güneşe karşı hortumun içine kıvrılmış kedi
Ve ben
Ben de bekliyorum yazılmayı
Yazımız bu bizim.
Elini kalbine götürdü. Bir kez daha okudu. Aldığı sardunyaları yazı masasından görebileceği bir yere sıraladı. Pencereyi araladı. Akdeniz’in tuz kokan rüzgârı içeriye doluyordu. Kâğıda ilk cümleyi yazarsa gerisinin bir şelale gibi döküleceğini biliyordu. Yazdı.
Perdesi inmiş penceremi aralayacak rüzgâr./Ve ben eni sonu duyacağım o sesi yeniden./ Senin için çiçekler büyütüyorum./Gel ne zaman istersen…
*şiir –Can Yücel



