Çarşamba, Temmuz 29, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Aşkın Tamamlanmamış Biçimleri Üzerine

Derginin bu ayki konusunu gördüğümde aklıma gelen ilk şey askıya alınmış, yaşanmamış veyahut yaşanma ihtimali hep ileri ertelenmiş, olasılık olarak kalmış aşk hikâyeleri oldu. Günümüzde pek çok farklı tanımlama ile aşk şekil değiştirmiş olsa da varoluştan bu yana insanın sevme sevilme ihtiyacı pek de değişmedi. Bazı aşklar yaşanır ve biter. Bazıları ise hiç başlayamaz. İlginç olan şu ki insanı en uzun süre meşgul edenler, çoğu zaman biten aşklar değil; başlayamamış olanlardır. Çünkü yaşanmış olanın bir sonu vardır; yaşanmamış olan ise zihinde sonsuz ihtimaller üretmeye devam eder. Belki de bu yüzden insan, kaybettiği kişiyi değil; birlikte olabileceği ihtimali kaybeder. 

Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar’da aşığın en büyük uğraşının sevgiliden çok kendi zihni olduğunu anlatır. Beklemek, ihtimaller kurmak, bir bakışı büyütmek, gelmeyen mesajın anlamını çoğaltmak… Aşk çoğu zaman yaşanan şeyden çok anlatılan, yeniden kurulan ve tekrar tekrar düşünülen şeydir. Barthes’ın kısa ama çarpıcı ifadelerinden biri bunu özetler: “Bekleyen benim.” Çünkü aşkın zamanı, takvimin zamanı değildir; bekleyenin zamanıdır. 

Çok sevdiğim bir film olan 2046’da şöyle bir replik geçer: “Aşk bir zamanlama meselesidir. Doğru insanla çok erken ya da çok geç karşılaşmak fayda etmez. Onunla başka yer ve zamanda karşılaşmış olsam, hikâyem daha farklı bitebilirdi…”

Normal People, iki insanın birbirini sevmesine rağmen aynı anda aynı cesareti gösterememesinin hikâyesi. Aşk var; fakat bu aşkı sahiplenen, onun peşinden gitmeyi seçen karakterler yok. Duygu eksik değil, aksine fazlasıyla yoğun ama sürekli erteleniyor, askıya alınıyor ve sanki hiç var olmamış gibi davranılıyor. 

Söylenmeyen cümleler, söylenmiş olanlardan daha baskın hâle geliyor. Ve bu sessizlik, ilişkinin kendisini kuran ana yapı taşı oluyor. Bu noktada ortaya çıkan şey, modern ilişkilerin en kırılgan biçimlerinden biri: Yaşanan ama adlandırılmayan, hissedilen ama sahiplenilmeyen bir bağ. Duygunun açıkça bir ilişkiye dönüşememesi, onun sürekli belirsizlik içinde sürmesine neden oluyor. Belki de en yorucu olan tam olarak bu: Bir şeyin “hiç olmamış” gibi davranılması ama zihinde sürekli var olmaya devam etmesi. 

Barthes’a göre aşkın en temel deneyimlerinden biri beklemektir. Bekleyen kişi yalnızca sevdiği insanı beklemez; aynı zamanda bir mesajı, bir açıklamayı, bir ihtimali bekler. Bu bekleyiş zamanla dış dünyadan kopar ve aşk, iki insan arasında yaşanan bir şey olmaktan çıkar; tamamen bekleyen kişinin zihninde kurulan bir yapıya dönüşür. Zaman uzar, anlam değişir, hayatın ritmi bozulur. Bu yüzden yarım kalmış aşklar çoğu zaman bitmez. Çünkü bitiş, bir kapanış gerektirir. 

Oysa bazı ilişkiler kapanmaz; sadece ertelenir, askıda kalır ve beklemeye dönüşür. Belki de bu listenin en sessiz filmi In the Mood for Love… İki insan birbirini sever; ama aşk bazen gerçekleşmek yerine korunmayı seçer. Söylenmeyen cümleler, kurulmayan temaslar ve bastırılmış arzular, filmin en yüksek sesidir. Birbirini yıpratan toksik ilişki ağlarının popüler olduğu şu dönemde benim için yeri hep ayrı kalacak naif bir aşk hikâyesi In the Mood for Love. 

Past Lives filmi ile benzer duygular uyandırmıştı bende; insanın yaşayamadığı hayatların yasını tutabileceğinin göstergesi. Belki de en ağır kayıp, hiç yaşanmamış olan hayattır. Past Lives, insanın yaşayamadığı hayatların yasını tutabileceğini gösterir. Çünkü yokluk burada yalnızca bir “eksilme” değildir; aksine varlığını sürdüren bir fazlalığa dönüşür.

Barthes’ın aşk düşüncesinde yokluk, sevilen kişinin gitmesiyle bitmez; tam tersine, onun zihinde sürekli yeniden kurulmasıyla derinleşir. Böylece kişi, geride kalan bir bedenin değil, hiç gerçekleşmemiş bir ihtimalin yokluğunu taşır. Bu noktada imge devreye girer. İnsan, karşısındaki kişiyi olduğu gibi değil, onun zihninde bıraktığı izler üzerinden yeniden yaratır.

Past Lives ve In the Mood for Love tam da bu yüzden bir gerçeklik hikâyesi değil, bir imge hikayesidir: yaşanmamış olanın zihinde kusursuzlaşması. Gerçekleşmeyen her şey, hayal gücünde daha saf, daha eksiksiz bir forma bürünür.Ve tüm bunların içinde söylem vardır; yani aşkın anlatılan, düşünülen, tekrar edilen hâli. Barthes’a göre aşk sadece yaşanmaz, aynı zamanda sürekli konuşulur ve zihinde yeniden yazılır. İki filmdeki ilişki ağı da tam olarak böyle var olur: yaşanmadığı hâlde anlatı içinde büyüyen, kelimelerle ve sessizliklerle çoğalan bir hikâye olarak. Sonuçta yokluk, imge ve söylem birleştiğinde ortaya çıkan şey şudur: Yaşanmamış bir hayat bile insanın içinde yaşamaya devam edebilir.

La La Land ise sevmenin her zaman birlikte kalmak anlamına gelmediğini anlatır. Bazı insanlar birbirinin geleceğini kurar ama geleceğinde yer almaz. Her izlediğimde farklı bir tercih yaptığım bir film La La Land; bazen aşkın o büyülü dünyasında kalırım gibi hissetsem de hayallerimi de bir kenara bırakmayacağımı düşündüğüm büyük bir ikilem yaşadığım, benim için izlemesi pek keyifli bir film. Hayallerini askıya almaktansa yaşamayı tercih eden iki insanı izlerken, bu hayalleri ya birlikte gerçekleştirebilselerdi düşüncesi ve yönetmenin son sahnede bu olasılığı bize göstermesi, beni hep üzüyor ve kafamda hep ihtimallerin heyecanına üzülüyorum.

Peki aşk gerçekten nedir? Bana göre aşk, yalnızca romantik bir duygu değildir. Aşk, insanın yaşamı sürdürme yönündeki içsel hareketidir. Spinoza’nın “Conatus” dediği şey tam da budur: Her varlık, kendi varlığını sürdürmeye çalışır; yaşamını genişletmek ve artırmak ister. İnsan, sevdiğinde yalnızca bir başkasına yönelmez; aynı zamanda kendi varlığını büyütür. Bu yüzden aşk bazen bizi yazmaya, üretmeye, beklemeye, şehir değiştirmeye, cesaret etmeye, vazgeçmemeye iter. Aşk yalnızca bir kişiye duyulan his değil; yaşam sevincimizin harekete geçmiş hâlidir. Aşkın conatusumuza iyi geldiği bir dünya dilerim ben. 

Bu noktada Oruç Aruoba’nın sevgi tanımı bence benzersizdir: “Kendi olarak sana gelen biri. Sensiz de olabilecekken senin ile olmayı seçen biri. Ve kendi olmasını senin ile olmaya bağlayan biri. Sana gereksinimi olmadan seni isteyen.” Belki de sevginin en özgür tanımı budur. Çünkü ihtiyaç başka şeydir; seçim başka.

İşte bu yüzden yarım kalmış aşklar bizi yıllarca takip eder. Çünkü onlar tamamlanmamış hikâyeler değildir yalnızca; tamamlanamamış ihtimallerdir. İnsan bazen bir kişiyi unutabilir ama onunla olabileceği kişiyi unutamaz. Belki de aşk hiçbir zaman yalnızca iki insan arasında yaşanmaz. Bir kısmı gerçek hayatta olur; geri kalanı hafızada, hayalde ve ihtimallerde yaşamaya devam eder.

Cümlelerimin sonuna gelirken izlediğim bir filmde geçen, çok uzun süre aklımda kalan bir cümle ile kapanış yapmak istiyorum: “Aşk tanrı mıdır, insan mı? Aşk hem tanrıdır hem insan.” Çünkü aşk, insanın içinde doğar ama insanı kendisinden daha büyük bir şeye dönüştürür.

Nurhan Adıgüzel
Nurhan Adıgüzel
Kocaeli Üniversitesi Radyo,Televizyon ve Sinema bölümündeyim okul içerisindeki Genç Açı gazetesinde gönüllü muhabir ve foto muhabirlik yaptım.Bu Yol Benim Değildi adlı belgesel filminin senaristliğini ve yönetmenliğini gerçekleştirdim.Sınıf arkadaşlarım ile pek çok ekip çalışmasında bulundum senaristlik,görüntü yönetmenliği ve oyunculuk yaptım.

POPÜLER YAZILAR