Çimler kurumuş. Herkesten kaçtığım günlerdeki bu eve tekrar gelmek. Özledim. Ev değil özlenen, o evdeki düşlerini özlüyorsun…
Okumaya geldim. Dün gece rüyamda hepsini tek tek cümle cümle okudum desem kim inanır ki? Kimse.
Bar kapısını ittirdim, girdim. Yapraklarla dolu yerler. Her adım çıtırtı. Pencere camı kirlenmiş, içerisi görünmüyor, dağınık bıraktığım ne var hatırlamıyorum ama perdeleri de indirmemişim. Teras örümcek ağlarındaki minik örümcek yavruları ile dolu. Denizden esen yel yosunların kokusunu mühürlüyor bu mevsim. En sevdiğim.
Kapının üstünde on dokuz yazıyor. Kenarlarını mevsimler aşındırmış mavi kapının. Paslı kilidi çevirdim. Tık tık tık. Ne çok kilitlemişim. Sonunda açıldı. Parmaklarım pas oldu. Yukarı çıkıp hemen okumalıyım, yatağın altındaydı hepsi diye hatırlıyorum. Tut ki değil. Bulacağım bir şekilde, okumaya geldim.
Geride bıraktığım parçalara bakınca, asıl evin değil, evin gönlümdeki gölgesini özlediğimi hissediyorum.
Kâğıtlarım. Buldum, buradalar. Elimle koydum çünkü.
İp, çiçek kurusu koymak gerekmez miydi böyle zamanlarda kağıtların arasına? Nerede bende o yoğun duygu? Taş kalpliyim ben. Notlar… Yıllarca tuttuğum yazılar, kâğıtlar, mektuplar. Yazdıklarım. Çoğu “Tut ki gittin,” diye başlamış.
Merdivenlerden çıkarken ne de heyecanlıydım. Neden okumak istemiyor canım şimdi? O kadar yol geldim oysaki. Bir dönüşüm bu kadar mı sancılı? Tırtıl da kelebek olurken “Ne kadar uzun uçarım?” diye düşünüyor mudur ki? Karmakarışık bırakmışım son okuduğumda, üstelik tarih sırası da bozulmuş. Burnumda lavanta kokusu, karşımdaki aynadan arkamdaki camda duran, kuyruğu rengârenk kuşu gördüğüm günkü sevincim aklımda. Notlar önümde. Neyi özlemiştim ben? Unuttum. Bazı anlar söylencedir ama onu düşlerdeki gibi düşünmemeli. Tut ki düşündüm. Düş bozulur mu?
Yosun kokusuyla lavanta karıştı birbirine. Dört yüz elli metre yüksekte yosun kokusu nasıl buldu yine beni? Arkamdaki pencerede önümdeki aynadan yansıyan şu an sadece meşe ağacının dalları var. Kuş yok. Kuyruğu renkli kuş? Yok. Paslı kilit elimden pasını kelimelere bıraktı, kâğıtlar pas oldu. Bu da mı hatıra oldu şimdi?
Taş koymuşum kâğıtların arasına; beyaz, gri ve sarı üç tane taş. Taşlar da yosun kokuyor hâlâ. Bu kokuyu adlandırsam adı sadakat olurdu. Kokudan daha hızlı büyüyen kelime. Bayılırım bu kelimeye. Her kafada anlamı farklı, derinliği insanda saklı, herkesin beklentisi farklı. Hangi kelimeden bu kadar ağır sorumluluk beklenebilir ki?
İncecik camdan bardak olsan kime emanet edebilirsin kendini? Sadakat dediğin camdan kalbin, kafeslerde koruduğun dilin. Benim deli kafamdaki her kelimenin bayatlama hızına yetişemez hiçbir düşünce. Her şey kolay kendine yalan söylemeyince…
Bencil bir genelleme kurdum; sonra genellemenin içindeki doğruya olan tutkum ele verdi beni. Sadece kendini düşünmek değil bencillik. Üzülmemek için kurduğum oyun. Oyun içinde oyun. Pencere camı aynada, ben notlarda yansıyorum. Kim tutuyor ki beni? Haydi oku. Okusana. “Ağlayacaksın diye mi korkuyorsun?” diyor yosun kokusu. Özlediğim neydi? Tabii ki düşlerdeki kendimi özledim. Sen gidersen sendeki ben gider, diye kaç kişiyi yıllarca hayatımızın aşkı sanırız. Aşk sadece tutku değil, nefis hiç değil…Aşk kendinsindir oysa onda gördüğün. Gölgeni seversin o sanıp. O da sendeki gölgesini seviyordu sen sanıp. Kimsede yoktur ondaki sen. Kimsede bulamıyordur sendeki kendini… Deli kafam yine dolaşıyor içinden içine, ta derine.
“Pencere camında gördüğüm ağaç, ağacın dalları, olmayan kuş ve ben. Yansıdık, ayna değildi; daha çok yankı gibi. Gölgem mi sadık, dilim mi sadık, aklım mı sadık? Tek vaat tanrıya, belki sonra da kendine. Kimse kimseye sadakat vaat edemez, etmemeli de. Tek vaadin kendine. Güzel kuyruklu kuş “Geleceğim yine,” der gibi baktı onu ilk gördüğüm gün. Gelmezse o mu, beklemezsem ben mi? Hangimiz suçlu? Söz veren dil mi, yerine getirmeyen beden mi? Verdiğimiz söze sadakat kuşun kendi problemi, benim de kendi problemim değil mi? Gelmeyen kuş da beklemeyen ben de suçlayamayız dilsiz dünyada birbirimizi. Konuşmadan anlaştık ama bir daha buluşamadık…
Oku, hadi oku… Neden geldin onca yolu? Yosun kokusu konuşuyor, lavanta kokusu alkışlıyor. Hadi, hadi diye. “Okuyorum tamam,” diyorum usulca. İlk pas izli kâğıdı kaldırdım.
“Tut ki gittin,” diyor. Kocaman yazmışım. Çürümüş sonra kelimeler, pasın altında kalmış. “Senin değil bu koca evren, korkma, kaç,” diyor paslanmayan gördüğüm kısım. Korkuyor musun?
Korku! Ateş bu, içine atılanı yakan. Herkes bilir, korku soruldukça büyür, sorulmadıkça yer değiştirir. Sormuşum işte. Büyümesinden korkmadan, altında ezilmekten kaçmadan sormuşum. Ya cevap hangi düşte cevaplanmış kim bilir?
“Gece oldu, okuyacaksan oku artık,” diyor yosun kokusu. Arkamda yansıyan meşe ağacının dalına üç tane sığırcık kuşu kondu. Renkli değil bunların kuyruğu. Üçü de bakıyor. Penceredeler; yansımaları aynada, yankısı gözümün bebeğinde.
Kuşun bakışıyla niyetimi anladığını sanıyorum; sonra bunların düş olduğunu anlıyorum. Üçü de “Oku,” diyor gibiler. “Peki okuyacağım.” Kalbimdeki dövme bu notlar. “Korkuyor musun?” yazdığım yerde kalmıştım.
Korkmuyorum, insan bildiği susuştan korkar mı? Geri dönüşten? Kaybolmaktan? Sızmaktan? Söylence bunlar… diye devam ediyor, yine pas izi, okuyamıyorum devamını. Oturduğum yerde kaldım. Ayaklarım uyuştu, yatağın altındaki kuyu büyüdü, kâğıtlar fışkırıyor. Ne çok kâğıt var. Mektuplar da burada. Onları hiç okuyamam şimdi; duygu yüklü, eşik eşik geçilmeyen, değişmeyen kum gibi kelimelerle dolu mektuplar.
Nefesi dergâh gibi kelimeleri yalvaran mektuplar… Neden yazılmış ki bana bunlar? Düşlerde cevaplar sonradan bulunur. Bulunmaza cennet olur.
“Oku,” dedi kuyruksuz sığırcık kuşu aynadan. Oku. Utandım. Biliyor mu yoksa yazdıklarımı? Yok canım, söylence bunlar. Son cümleyi kurmayacağım; son cümle yazının rüyasını bozar.
Kuşlar uçmuyor, üçü de beni bekliyor, yosun kokusu ısrar ediyor, lavanta kayboldu. Tefekkür bu, içine içine sükûnet.
Uyumuşum…
Son cümle aklımda kaldı ya da düşümde aklıma geldi.
“Kendinedir sadakat.”



