“Hafif acılar konuşabilir fakat derin acılar dilsizdir,” der Romalı bilge Seneca.
İşte Anadolu kadınlarının çeyizlerinde sakladığı mor cepkenler o derin acıların dışa vurmuş hâlidir bir nevi.
Mor cepkeni sadece bir giysi olarak değil, kadın haklarını savunan bir zırh olarak ifade edebiliriz.
Aynı zamanda toplumun zulme karşı birliği, kamu vicdanının vücut bulmuş hâli ve bir nevi kültürel koruma kalkanı olarak da tanımlayabiliriz.
Evli bir kadının bu cepkeni giyip meydana çıkması, ölüm gibi bir şey olarak kabul ediliyor.
Özellikle 1800’lü yıllarda Muğla, Antalya, Mersin ve Toros bölgelerinde yaşayan yörük kadınlarına ait bu gelenek üzerinde söylenecek çok şey var.
Anadolu’da, kızlar için hazırlanan her çeyiz parçası, sözsüz bir edebiyat gibidir. Yazma oyalarının şekilleri, kadının farklı ruh hallerini anlatır.
Kendi eliyle dokuduğu kilimlerin nakışları, o kadının sessiz haykırışıdır.
Mücadeleci yapısına rağmen, naiftir Anadolu kadını. Giysileriyle, başındaki oyalı yazma ile, dokuduğu kilimle döker içini.
Edep, terbiye, gelenek diyebiliriz belki fakat bir taraftan da tarifsiz bir suskunluk çağı esasında.
Yörük kültürüne ait olan mor cepkenler, onlar için kadın haklarının korunmasında nesilden nesile aktarılan, unutulmaya yüz tutmuş fakat bir taraftan da kadının yaşam hakkına saygıyı ifade eden bir gelenektir.
Yörük kadınları, kızlarının çeyizine ilk önce mor cepken hazırlarlarmış. Yörük anası, kızının çeyizine o mor cepkeni işlerken, “İnşallah giymek zorunda kalmasın,” diye dualar edermiş.
Gelin kızın da yüreği titrer, mor cepkeni zor gününde sığınağı, kendisini ifade edecek güvencesi olarak görürmüş.
Kocası tarafından, aldatılan, şiddete uğrayan, evliliğinin tüm ağırlığını yüreğinde hisseden ve evliliğini bitirme kararı alan kadın, sandığını açar ve o mor cepkeni giyip, herkesin kendisini göreceği bir yere oturup susarmış.
Sadece susarmış…
Bir kadın mor cepkeni giyerse akan sular dururmuş. Tüm kadınlar ellerindeki işi bırakıp o kadını koruma altına alırlarmış.
Yün eğireni de inek sağanı da ayran çırpanı da halı dokuyanı da çapa yapanı da işini o anda bırakıp can havliyle o kadının çevresinde bir kalkan oluverirmiş.
Mor cepkeni giyen kadının etrafını, yaşlı kadınlar sarıp sarmalar ve bir daha onu koca evine göndermezlermiş. Oandan itibaren artık kocası da yaklaşamazmış o kadına.
O cepken, kadının, “Kocamı artık sevmiyorum, bana eziyet ediyor, boşanmak istiyorum, bana yardım edin,” çığlığının ifadesiymiş.
Ve o cepken, “Bu adamdan koca olmaz,” demenin sessiz ilanıymış.
Kadın, kendi iradesiyle mor cepkeni giyip kocasını boşamış olurmuş ve en önemlisi, kadının boşadığı adam, bir daha sokağa çıkamaz, kahveye gidemez ve kimsenin yüzüne bakamaz hâle gelirmiş. Belki de en mühimi, bir daha asla evlenemezmiş. Çünkü, obada kimse ona itibar etmediğinden dışlanmış bir şekilde yaşarmış.
Toplumsal adaletin gücüne bakar mısınız? En azından böylece, bir daha başka bir kadının kalbini yerle yeksan etmesinin önüne geçilirmiş…
Bu sebeple erkekler, kadınlarına mor cepken giydirecek duruma sebebiyet vermemek için, çok saygı duyarlarmış.
Ne muhteşem bir kolektif bilinç hâli değil mi? Belki de yaşadığımız bu günlerde, her gün bir kadın öldürülüp şiddete uğrarken, bizim beceremediğimiz adaleti, o dönemde toplumsal ahlak bilinciyle atalarımız ne güzel becermişler.
MOR ÇATI SIĞINMA EVİ, işte bu yüzden bu rengini seçmiş. Çünkü mor; baş kaldıran, acılara “Dur,” diyen kadınların rengidir.
Kadına yönelik şiddetin her geçen gün hızla arttığı ve buna rağmen ağırlaştırılmayan ya da “hafifletici sebepler” ibaresi altında indirilen cezaları konuştuğumuz bu günlerde, üzerinde tekrar takrar düşünülmesi gereken bir gelenek olduğu kanaatindeyim.
Kadını yirmi beş yerinden bıçaklayan bir kocanın, kravat taktı diye “İyi hâl”den salıverilmesini sorguladığımız bu günlerde, o sağlam kolektif bilinci tekrar masaya yatırmamız gerektiği düşüncesindeyim.
Kültürümüzde var olana yeniden sahip çıkmak ya da o kadim kültürü yeniden okumak belki de çoğumuz için bir farkındalık yaratacaktır.
İstanbul Sözleşmesi’nden çekildiğimizi düşününce, aslında MOR CEPKEN kültürünün de “KADININ BEYANI ESASTIR” düsturuyla hareket ettiği apaçık ortadadır.
Bu kültür, her ne kadar kaybolmuş olsa da ne yazık ki sırtında mor cepkeniyle aramızda dolaşan binlerce kadın var ve yine ne yazık ki bizler onların sessiz çığlıklarını duymuyoruz.
Yürürlükteki yasalar, uygulanan sistem ve ne yazık ki yitirdiğimiz bilinç onlara sahip çıkmıyor. Fakat biz kadınlar onlar için harekete geçmemiz gerektiğini, sonuna kadar kız kardeş birliğiyle mücadele etmemiz gerektiğini çok iyi biliyoruz.
Dilerim, tüm kadınlara umutla ve neşe ile mor renkli elbiseler giymek nasip olsun.
O zaman sözü şöyle bitirmek istiyorum.
Artık o mor cepkenlere ihtiyacımız yok. Bizi yaşatacak olan kız kardeş birliğidir, direniştir, tek yürek olma hâlidir.
İşte öyle olduğumuzda o mor cepkenler, çeyiz sandığının en dibinde naftalin kokusuyla öylece kalakalırlar.



