Yıllardır çıkmadığı tavan arasındaydı kadın. Zaten kasetleri de burada bir kutuda bulmuştu. Kutunun kapağı nemden hafifçe eğrilmişti. İçinde eski faturalar, sararmış kullanım kılavuzları, tek kalmış bir küpe ve alt alta dizilmiş altı kaset vardı. Üzerlerine mavi tükenmez kalemle tarihler yazılmıştı. 1993, 1994, 1995. Bir tanesinin üzerinde sadece “Mart” yazıyordu.
Kasetleri eline alıp evirip çevirdi. Bir süre ne olduklarını çıkarmaya çalıştı. Sonra kendi el yazısını tanıdı. O akşam internette eski bir kasetçalar aradı, bulur bulmaz da satın aldı. İki gün sonra paket geldi. Kasetlerden birini rastgele seçip yerleştirdi içine.
Önce hışırtı duyuldu. Sonra bir sandalye sesi. Bir pencerenin kapanışı. Ardından bir ses. Kendi sesi. Kadın elini hızla oynatıcıdan çekti. Bir an durdu. İnsan eski fotoğraflarına hazırlıklı oluyordu. Eski sesine değil. Kasetteki genç kadın gülüyordu.
“Tamam, başladı mı bilmiyorum ama başladıysa çok komik.”
Bir kahkaha duyuldu. Kadın istemsizce gülümsedi. Bu kahkahayı unutmuştu. Yüzünü hatırlıyordu. Giydiği montu hatta kullandığı çantayı bile. Ama kahkahasını unutmuştu. Kasetteki ses konuşmaya devam etti.
O gün okuduğu bir kitaptan söz etti. Bir arkadaşından. Otobüste gördüğü yaşlı bir adamdan. Hiçbir şey önemli görünmüyordu. Yine de kadın kaseti durduramadı. Çünkü sesin içinde tuhaf bir canlılık vardı. Konuşan kişi geleceğin hâlâ açık olduğuna inanıyordu. Sanki her şey henüz olabilirmiş gibi.
Kaset ilerledi. Bir yerde uzun bir sessizlik oldu. Sonra genç kadın yeniden konuştu.
“Bugün yirmi üç yaşıma girdim.” Bir kâğıt hışırtısı duyuldu. “Bu kaydı neden yaptığımı bilmiyorum.” Kısa bir duraklama. “Belki ileride dinlerim diye.” Bir kahkaha daha. “Belki otuz yaşımda. Sonraki kaydımı İtalya’dan yaparım belki.’’
Kadın koltuğunda kıpırdandı. İtalya hayaliydi farklı nedenlerden askıya aldığı bir hayal… Üstelik İtalya’yı gerçekten isteyip istemediğinden de emin değildi artık. Belki sadece Floransa’nın tınısını seviyordu. Belki bir filmden etkilenmişti. Belki de gitmek istediği yer coğrafi bir haritada değil, ihtimallerin saklandığı başka bir yerdeydi.
Kadın düşünürken, yirmi üç yaşındaki sesi kayda devam ediyordu.
“Otuz yaşındaki hâlime bir şey söylemek istiyorum.” Bir sessizlik. Ardından çok sakin bir ses; “Umarım hâlâ merak ediyorsundur.”
O genç kadın, şimdi yaşadığı bu eve girseydi ne düşünürdü acaba? Mutfaktaki gürültüsüz kahve makinesini severdi muhtemelen. Salonun penceresinden görünen, her mevsim başka bir renge bürünen yaşlı ağacı da… Çocukların çerçevelenmiş fotoğraflarına uzun uzun, hayranlıkla bakardı. Sonra aniden dönüp ona sorardı belki; “Biz ne zaman buraya geldik? Nasıl oldu da bu kadar çok şeyi yanımızda getirdik?”
İnsan yaşarken hayatın nasıl örüldüğünü fark etmiyordu. Büyük kararlarla değil, her gün neredeyse aynı kalan ayrıntılarla ilerliyordu zaman. Aynı kupadan içilen sabah kahvesi, hep aynı çekmeceye bırakılan anahtar, düşünmeden yürünüp geçilen sokaklar… Ve dönüp baktığında, ömrünün aslında bu sıradan tekrarların toplamı olduğunu anlıyordu.
Yıllar sonra geriye dönüp bakınca upuzun yıllar tek bir adımda, bir göz kırpma süresinde olmuş gibi görünüyordu. Sanki biri genç kadının omzuna aceleyle dokunmuş ve onu doğruca bu güne, bu yaşa getirmişti.
Kaset dönmeye devam etti. Ama kadın artık dinlemiyordu. Pencereye bakıyordu. Karşı apartmanın çatısına bir güvercin konmuştu. Saatin tik takları odaya saçılıyordu sanki. Otuz yaşını çoktan geçmişti. Kırkı da. Elliyi de.
Kasetteki genç kadın hâlâ konuşuyordu. Bir şeyler anlatıyor, bir şeylere gülüyor, geleceğe sesleniyordu. Kadın ilk kez onun söylediklerini değil, söylemediklerini duydu. Geleceğin bir gün tükenebileceğini hiç düşünmemişti. Çünkü o yaşlarda insan geleceği bir zaman değil, varılacak bir yer sanıyordu. Oysa hayat, büyük kararlarla değil, fark edilmeyen küçük ertelemelerle yön değiştiriyordu.
İtalya da öyle olmuştu. Bir gün gidilecekti. Sonra çocuklar biraz büyüyecekti. İşler hafifleyecek. Biraz daha vakit olacaktı. Ve yıllar geçmişti.
Kadının gözü odanın köşesindeki askılığa ilişti. Açık renk trençkot yıllardır aynı yerde duruyordu. Onu bir sonbahar yolculuğunda giymeyi düşünmüştü. Ardından başka sonbaharlar gelmişti. Trençkot eskimemişti ama beklemekten yaş alan oydu.
Oturduğu yerden kalkıp kumaşına dokundu. Hiç çıkılmamış bir yolculuğun sessiz tanığı gibiydi… Kasetten yine kahkaha yükseldi.Yirmi üç yaşındaki kadın, geleceğin sonsuz olduğuna inanarak konuşuyordu.



