Kadim bilgilerin katmanları, insanlığın binlerce yıl boyunca taşıdığı ortak hafızanın izlerini saklar ve şekillenir. Bu hafızanın en güçlü sembollerinden biri ise, Uzak Doğu mitolojisinde karşımıza çıkan, insanın kaderle olan ilişkisi üzerine kurulmuş bir metaforun etrafında toplanıyordu. Kırmızı ip.
Çin ve Japon kültürlerinde asırlardır anlatılan öğretilere göre; her insan dünyaya kırmızı bir iple bağlıdır. Bu ip kimine göre geçmişle, kimine göre gelecekle, kimine göre karşılaşmalarla, sınavlarla ve yolculuklarla kurulan gizli bir sözleşmeydi.
Çin’in ‘Kızıl Kader Bağı’ öğretisine göre insanların kaderini belirleyen ay tanrısı olarak da bilinen, yaşlı bir ilahi figür olan Yue Lao, insanların ayak bileklerine kırmızı bir ip bağlar. Bu ip onların kaderde birlikte yürümesi gereken kişi ile bağlantısını oluşturur. Bu bağ kimi zaman gevşeyebilir kimi zaman gerginleşebilir hatta yıllarca dolaşabilir ancak ne olursa olsun hiçbir zaman kopmaz. Aslında bu hikâye kişinin baktığı yere göre değişeceği için, romantik bir aşkı simgeleyebileceği gibi, yaşamımız boyunca karşılaşmamız gereken insanlar metaforuna da dönüşebilir.
Yine aynı şekilde Japon mitolojisine baktığımız zaman, kırmızı ip kader eşlerinin küçük parmağına bağlanır. Bazı kaynaklar ayak serçe parmağı bazı kaynaklar ise el parmaklarına bağlandığını iddia eder. Hangi parmak olduğunu boşverin. Asıl önemli olan nokta, kırmızı ip kader eşi dediğimiz bu kişileri doğru zamanda ve doğru yerde mutlaka buluşturur. Duymamış olmanız muhtemel olsa da Yubikiri (pembe parmak) geleneği de buradan gelir. Ancak şunu belirtmek isterim, bu metafora baktığımızda kaderin kaçınılmazlığı değildir aslında vurgulanan. İçsel yolculuk ve büyümedir. Diğer taraftan bazı anlatılarında da kırmızı ip sadece aşkı değil, doğacak çocukla annesi arasındaki bağı, öğretmen öğrenci kader karşılaşmalarını, hayatta bize ders verecek olan ruhları da temsil eder.
Shinto ve Taoist metinlerinde kırmızı ip, kadının içindeki ateş olarak tanımlanır. Ne ilginçtir ki bu metinleri okumasak, bilmesek de içindeki bu ateşi hissetmeyen kadın yoktur. Bu ateş ne başkalarına hizmet etmek için tamamen tükenen bir alevdir ne de yalnızca dışarıya gösterilen bir güçtür. Tam aksine, kadının köklerine bağlanmasını sağlayan, yaradılışından gelen bir varlık bilgeliğidir. İşte tam bu noktada kadını birine değil de kendi özüne, yaratıcı merkezine bağladığı fikri ortaya çıkmaya başlar. Bu yüzden Uzak Doğu bilgeleri der ki; bir kadın kendi kırmızı ipini fark ettiğinde, kaderine değil, kendi gücüne uyanır.
Aslına bakarsanız kırmızı ip insanın kendi öz yolunu, yaşamda mutlaka uğrayacağı durakları, karşılaşacağı insanları ve içsel dönüşümleri sembolize ediyor. Bu bilge metinlerde ip bazen bir kader çizgisi olurken bazen rehberlik eden bir öğretmen oluveriyor. Bazense kişinin kendi iç ateşini bulmasına yardımcı ince bir sezgi. İnandığınız tanrının küçük parmağınıza bağladığı bu ip, insanın kendi varoluşunun hafızası, bazen unuttuğu, bazen yeniden hatırladığı bir çağrıya dönüşüyor.
Benim hikâyem de işte bu kadim sembolün izinde başlıyor. Çünkü bazen insan, kendi kırmızı ipinin gerildiğini hisseder. Bir dönüm noktasında, bir acının içinde, bir yeniden doğuşun eşiğinde ya da bir hatırlayışın tam ortasında. O görünmez bağ insana “Artık kendi yoluna bak,” der, fısıldayarak veyahut yüksek bir çığlık gibi.
Benim kırmızı ipim de böyle bir anda kendini gösterdi. Ne geçmişimi tamamen unutturabilecek bir kopuştu bu ne de geleceği yazan mutlak bir kader… Sadece beni kendi içime, gerçek evime, ait olduğum yere, ilk ateşimi bulduğum o derin merkeze doğru çağıran kadim bir hatırlatıştı. Kadınlığın içte saklı kalmış güçlü çağrısı…
O dönem hayatımda öyle bir şey oldu ki; kırıldığımı bile fark edemeyecek kadar derindeydi. “Bir şeyin kalbinizi kırması için yanlış olması gerekmez,” diyordu bir filmde. Bu da öyleydi. Suçlayacak kimse yoktu. Bir hata, bir ihanet, bir kayıp değildi bu. Aslında kayıptı ama birini, bir şeyi değil. Bir gün dönüp baktığımda yıllardır özenle kurduğum dünyanın duvarlarını çatlamış hâlde bulmuştum. Kaybettiğim kendimdi. Güçlü görünmeye çalışmaktan yorulmuş, hiçbir yere ait hissetmeyen, ne ileri gidebilen ne de geri dönebilen bir hâlin tam ortasındaydım.
Ve o an şunu anladım: Bir insan kırılmadan, kendi gücünün kapısına ulaşamaz.
Bu kırılmanın ardından içimde dayanılmaz bir sıkışma başladı. Nefesimin daraldığı, kalbimin ağırlaştığı, hiçbir şeyin çare gibi gelmediği o günlerde, kendimi evin içinde dönüp duran bir gölge gibi hissediyordum. Aynı duvarlar, aynı aramalar, aynı yüzler, aynı sorular…
Bekledim. Sonunun geleceğini umarak da değil. Yapacak hiçbir şey olmadığı için. Sadece bekledim.
Bir süre sonra bir şey beni dışarı, yola, başka bir yere çağırıyordu. Sanki görünmez bir el, “Burada kalırsan yok olacaksın,” diyordu. Ve o sabah, düşünmeden, plan yapmadan, hiçbir şeye hazırlanmadan valizimi kapattım. Nereye gideceğimi bilmeden kapıyı çektim. Bu kaçış değildi; bu içimin artık “Git,” diyen fısıltısına teslim olmaktı. Uçakta gözlerim camda, kalbim içerideydi. Dünya gözlerimin önünde küçülürken içimde büyüyen boşluğu seyrediyordum. Gittiğim yer bir semboldü sadece, biliyordum. Belki deniz kenarında bir yer, belki yabancılarla dolu bir şehir, belki dağların arasında sessiz bir kasaba. Önemli olanın gidilen yer değil de yapılan iç yolculuklar olduğunu anladığınız yaşlar yok mudur zaten?
İlk gece o yabancı yatağa uzandığımda, dışarıdaki şehrin ışıkları içimdeki karanlıkla yarışıyordu. Ve benim karanlığımda, yıllardır duymadığım bir şey yankılandı: kendimle baş başa kalmanın ağırlığı. Ağladım. Sessizce, kelimesizce, bazen nefesimi kesecek gibi… Bu acıdan çok bir arınmaydı. Vücudum yıllardır tuttuğu her şeyi bırakıyordu sanki.
O gece bir şey oldu. İçimde her şeyin kopmuş olduğunu zannederken aslında bir bağın kopmadığını hissettim. Kopmadığını, aksine bana başka bir yolu gösterdiğini. İşte o an kırmızı ip kendini ilk kez belli etti. Sanki parmağımın ucunda hafif bir sızı, garip bir uyuşmuşluk, içimde sessiz başlayan ama çığlık çığlığa devam edecek olan bir uyanış, küllerin altından çıkan sıcak bir kıvılcım…
“Daha bitmedi. Sen daha yeni başlıyorsun,” diyen bir ses gibi.
Tüm muhteşem hikâyeler gerçekten bilinmeyen o ünlü düşünürün dediği gibi iki şekilde mi başlıyordu yoksa? Benim şehrime bir yabancı gelmişti ve ben bir yolculuğa çıkmıştım. O seyahat benim yeniden doğduğum yer oldu. Düşerek, ürkerek, yanarak… Ama sonunda kendi gücümü bulduğum bir eşik. Kadınlığın gücünün kökeninde bu yok muydu zaten? Kırılarak derinleşmek, doğmak, doğurmak, karanlıktan ışığı çıkarmak, yandığı yerden yeniden doğmak.
O seyahatin üçüncü sabahıydı. Şehrin henüz uyanmadığı, sokakların gri bir sessizliğe gömüldüğü o erken saatlerde, pencereden sızan soluk ışık odanın duvarlarına ince bir çizgi gibi düşüyordu. Kendimi ilk defa uzun zamandır hiçbir role, hiçbir yüke, hiçbir kimliğe bağlı hissetmeden uyandım. Ve o an kırmızı ip yeniden sızladı. Bu sızı bir acı değildi. Artık içimde bir yere dokunan, yıllardır içimde sessizce duran kapıyı aralayan bir sesleniş olduğunu biliyordum. Sanki parmağıma dolanan görünmez bir bağ: beni geçmişle yüzleştiren, beni kendime döndüren, beni özümde saklı duran o eski bilgiyle buluşturan bir hatırlama çizgisi. Navigasyon çalışmıştı. Rota yeniden oluşturuluyordu.
İpin en büyük fark ettirdiği şey neydi dersiniz? Ben uzun zamandır kendi hayatımda misafir gibiydim. İlişkilerde, işte, ailede güçlü görünmeye çalışırken içimdeki gerçek gücü kendimden saklamıştım. Ne kadar dişil, sezgisel ve yaratıcıymışım oysaki.
Kadınlık gücünün sandığım gibi dışarıya verilen bir mücadele olmadığını, aslında ağlayabilmenin, yeniden başlayabilmenin, kırılmaktan utanmamanın ve düştüğün yerden daha güçlü kalkabilmenin esas güç olduğunu anladım. İpin söylediği gibi: güç sertlikte değil, derinlikteymiş.
Başka insanların beklentilerini, toplumsal rollerin ağırlığını, sevilme çabasının gölgesini sırtımda taşıdığımı fark ettim. Parmağımdan kalbime doğru aniden çekilerek kırmızı ip söyledi: bu yüklerin hiçbiri senin değil.
Kıyasladığım, yetişmeye çalıştığım, onay beklediğim herkes… Hepsi başka bir hikâyenin kahramanıydı. Benim ise kendi yolum, kendi adım, kendi ritmim vardı. Kırmızı ip hafifçe gerildi ve şöyle dedi:
“Sen kendi ritmini duyduğunda, dünya seni duymaya başlayacak.”
Kendimi yıllardır dışarıya anlatırken, içimdeki kadını nasıl dinlemediğimi anlamıştım artık. Sakin, bilge, sezgileri kuvvetli, yeniden doğmayı artık bilen o kadını… Kırmızı ip, beni ona geri götürdü. O kadına. Kendi öz kadınlığıma. Ve o an şunu anladım: Kırmızı ip kaderimi yazmak, beni kimseye bağlamak için değil, beni kendime geri döndürmek için varmış. Kendi kaderimi ben yazayım diye varmış. Ben kendi kırmızı ipimle bağlı olduğum kadınım.
Ve şimdi biliyorum: Artık dışarıdan gelen hiçbir ses, içimdeki sesin önüne geçemez. Yaşadığım her kırılma beni kendime götürecek bir işaret, her acı varacağım yolun kaçınılmaz bir parçası, her kayboluş içimdeki gücü yeniden bulmam için gerekli. Her kadın gibi içimdeki bu ateş kaderin beni yönlendirebileceğini ama kim olacağıma karar veremeyeceğimi anlamam için orada. Artık kaçmama, saklanmama, yük taşımama gerek yok. Küllerimden doğmak gibi bir dert edinmiyorum kendime, aksine küllerim arasında kendi ateşimi buluyorum. Yaşadığım her şeyin bir anlamı var. Hiçbir şey tesadüf değil. Bir kadın yaşadığı hiçbir şeyi boşuna yaşamaz çünkü. Aldığımız her nefes, kaybettiğimiz her şey, yolumuzun kesiştiği her insan, her kayboluş, her başlangıç…
Artık inanıyorum: bir kadın kendi kırmızı ipine uyandığında, hayatındaki hiçbir olay ‘başa gelen’ değildir, hepsi yolun kendisidir. Ve şimdi ben, o yolun üzerinde yürüyen kadın değil, o yolu kendi elleriyle açan, kendi kaderine yön veren, kırmızı ipin ateşiyle güçlenen o kadının ta kendisiyim. Kader bana bir hikâye yazmadı, ben yazdım.
Yol artık benim olduğuna göre, kırmızı ipimle kendi karanlığımın en derin noktasından size de sesleniyorum:
Kalkın ve kendinize dönün. Bildiğinizi hatırlayın. Yürümeye devam edin. Yol artık önünüzde uzanmasın, bizzat yolun kendisi olun…



