Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Karanlık Bir Rüzgâr

Yanağını okşamayan karanlık rüzgâra karşı hep dik duran canım Eda’ya…

Kadının çıktığı en zorlu yolculuktu bu. Sanki ona giderken ardı ardına şehirler kat etmemişti de tozlu bir kral mezarı keşfetmişti. Ya da eski bir dil bulmuştu; unutulmaya ve yağmalanmaya dair… “Kim ne derse desin, bir daha gitmeyeceğim o şehre,” diye geçirdi içinden. Adımladığı sokaklar öyle sessizdi ki bir iki sokak öteden gelen köpek seslerini duyunca rahatladı. Ayaklarını, kenarları kurumuş yapraklarla dolu yolda, sürüyerek ilerledi ve biraz sonra bahçesindeki yaşlı zeytin ağacını görünce yukarı doğru kıvrıldı dudakları, Nazım Hikmet’in şiirlerinden biri gelmişti aklına. “Zeytin fidanları hâlâ fidan, hâlâ çocuktur,” diyordu bir dizesinde. İnsanoğlu da öyleydi belki, yoksa neden köklerine geri döndüğü her seferinde, çocukluğundan çıkamasın ki?

Anahtarıyla evin kapısını açmaya yeltenmeden hemen önce, annesine söyleyemediği ne varsa doluştu yine zihnine. Hiç istememiş ama çağırdığında gitmişti yanına. Çünkü bir görev gibi yerine getirilmeliydi bu ziyaretler. Her bayram aynı aldatıcı sahne kurulmalı, el açması baklavanın tatlılığını gölgede bırakan acı kırgınlıklar sessizce çiğnenmeliydi… Onun için annesi çoğu zaman içindeki yaprakları titreten ama yanağını hiç okşamayan karanlık bir rüzgârdı. Her zorunlu karşılaşmada adına, “fedakârlık” dediği ne varsa bir zırh gibi kuşanıp, ödenmesi mümkün olmayan bir diyetin faturasını hatırlatıp dururdu kızına. Bundandır ki o kusursuz bayram masasında başarıları birer teferruata dönüşür, mutlaka bir eksik bulunur ve istemese de hep aynı mahcup çocuk olmaya mecbur edilirdi. Çünkü asıl kahraman her zaman acıydı; annesinin hiç eskimeyen ve sadece kendisine ait olduğunu yineleyip durduğu acısı!

Sonunda, elinde tuttuğu anahtarı kilide taktıktan ve nihayetinde içeriye ilk adımı attıktan sonra, evine geldiği için rahat bir nefes alacağını düşündü ama öyle olmadı. Onu neyin rahatsız ettiğini hemen anlamasa da yolunda olmayan bir şeyler vardı, biliyordu… Gözleri karanlığa yavaşça alışırken birkaç adımla koltuğu geçip sehpanın üzerindeki abajurun düğmesine dokunmasıyla oda aydınlanıverdi. Gördüğü şey kanını dondurmuştu, evi yerle yeksan olmuştu. Başta kafası karıştı, “neden?” sorusu zihninde yankılanmayı bir türlü bırakmadı. Ama hemen ardından birkaç ay önce mahallede dilden dile dolaşan, o tekinsiz söylentiler geldi aklına. Yakınlardaki bazı evlerin de böyle dağıtıldığı, bunu yapan her kimse, bir iğne dahi almadan çıktığı söyleniyordu. Sanki görünmez bir el, sığındıkları o kırılgan düzenin üzerine heyula gibi çökmüş, yakıp yıkmak istiyordu. Öyle ki evin içinde hınçla dolaşmış, her şeye dokunmuş ve düzeni kasten bozmuştu.

Oysa burayı bir yuva hâline getirmek için ne kadar çok uğraşmıştı. Yıllanmış avuntuları ve küçük bir valizle bu ücra yere geldiği o ilk günü hatırladı. Henüz bir yatağı, oturacak sandalyesi bile yokken pencerelere asacağı bembeyaz perdeleri almıştı önce. Şimdi o perdeler iki kırık kanat gibi bahçe manzarasına karşı sallanırken, nedenini ve nasılını sorgulayamayacak kadar yorgun hissediyordu. Üstelik kendi dağılmışlığının yanında bu neydi ki?

Aceleyle sigarasını yakarken gözü sehpaya takıldı. Çivit mavisi abajur tüm heybetiyle karşısında duruyordu. Hiç istemediği hâlde baskın yapar gibi geldiği o ilk ve son ziyaretinde, koltuğunun altında getirdiği bu eğreti eşyayı hiç sevmemişti. Karşı koymaya çalışsa da sehpanın tam ortasına bir bayrak diker gibi yerleştirivermişti onu. Annesi gitmişti ama gölgesi her gece odanın duvarlarına vurmaya devam etmişti böylece. Üstelik onu atmaya hiç yeltenmemişti bile. Özenle kurduğu dünyanın içine sızan bu küçük işgalcinin kendi yarattığı huzuru bozmaya gücünün yetmeyeceğini sanmış, annesinin hayatına müdahale edemeyişinin bir anıtı gibi öylece kenarda bırakmıştı. Şimdiyse bugüne kadar ona verdiği tek şeyin, tüm bu karmaşada kusursuz kalmasını hazmedemiyordu.

Elinin tersiyle sehpanın ucuna dokunurken içindeki o mahcup çocuğun da ilk kez sustuğunu hissetti. Hemen ardından kulakları çınlatan kırılma sesiyle gölgesiz bir oda kaldı geriye. Nereden geldiği belli olmayan karanlık bir rüzgâr esmeye başladı çevresinde, yine yanağına değmeden geçip gitmişti… 

Yapacak bir şey kalmayınca, kuytusuna çekilip olduğu yere çöktü ve “Bir daha gitmeyeceğim o şehre,” diye tekrarladı yeminini…

Ezgi Aksoy
Ezgi Aksoy
Profesyonel hayatının büyük bir kısmını klavye başında içerik yazarı olarak geçirdi. Ancak onun için asıl mesai, uzun zamandır yazmaya ara verdiği ama şimdilerde yeniden buluştuğu şiirleri. Yazmanın iyileştirici gücü olduğuna inanıyor. En büyük ilhamı ise biricik oğlu.

POPÜLER YAZILAR