Cuma, Mayıs 1, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sahi Sen Hiç Raylarda Yürüdün Mü?

Tren kalkmak üzereyken peronda garip bir sessizlik vardı. Kalabalıkta ilerlemeye çalışan herkes aslında kendi içinde konuşuyor, zihinleri günlük telaşlar içerisinde oradan oraya savruluyordu. Kararlar veriliyor, planlar yapılıyordu.

O ise yanına bir bavul dahi almamıştı. Bu yüzden onun da bir yolcu olduğunu anlamak pek kolay değildi. Yanında yalnızca küçük, bez bir çanta vardı. İçinde bir su şişesi, bir cüzdan ve birden fazla kez katlanmış bir kâğıt. Ve elinde kullanılmaktan rengi kararmış eski bir anahtar. Başka hiçbir şey almamıştı. Çünkü bazı yolculuklar eşyalara ihtiyaç duymazdı. Onun yolculuğu da yük taşımak için değil, ağırlıkları bırakmak içindi.

Sıradaki trenin kalkış saatinin geldiğini bildiren, görevlinin anlaşılması güç sözleri istasyonda yankılanırken kalabalığın telaşına bir dalga daha vurmuş gibi kıpırdanmalar artmıştı. Kapılar kapanacaktı. Oysaki onun kıpırdamaya hiç niyeti yoktu. Raylara baktı önce. Çocukken trenleri izlemeyi severdi. Üstelik evlerinin arkasından geçen tren yolunda dengede kalmaya çalışarak yürürken kendisini masallardaki küçük kızlar gibi hissederdi. Beyaz çoraplı o kızı çok özlemişti. Babası her seferinde aynı şeyi söylerdi;

“Trenler çok tehlikeli. Bunu yaptığını bir daha görmeyeyim.” Ama o, raylarda attığı her adımda etrafını saran hava değiştiğini hisseder, saçlarında esen rüzgârla gizemli ormanlara doğru ilerlerdi. 

Lise yıllarında yazdığı şiir geldi aklına. Diğerleri gibi onu da beğenmediği için hiç okumamıştı kimseciklere.

Raylar geceyi ikiye bölerken,

İçimdeki yolculuk, hiç varmadı bir istasyona.

Her tren geçişinde biraz daha eksildim,

Biraz daha çoğaldım kendime.

O zamanlar bunun sadece bir şiir olduğunu düşünüyordu. Meğer hayatın özetiymiş, şimdi raylara bakarken anlıyordu. Telefonu titredi. Ekranda kardeşinin adı yanıp söndü. Açmadı. Bugün kimseyle konuşmak istemiyordu çünkü konuşmaya başladığında insan kendi kararlarını dahi savunmak zorunda kalıyordu. Ve bazı kararlar savunma gerektirmiyordu. Yolcuğuna başlayan trenin ardından esen rüzgâr saçlarını yüzüne yapıştırdığında ancak fark edebildi, raylara çok fazla yaklaştığını.

Peronun ucunda simit satan bir adam bağırıyordu. Bir çocuk ağlıyor, annesi onu susturmaya çalışıyordu. Birkaç kişi telaşla kocaman bavullarını çekiştirerek yürümeye çalışıyordu. Hayat bütün sıradanlığıyla devam ediyordu. Kimse onun birazdan hayatının yönünü değiştireceğini bilmiyordu. Büyük anların en sevdiği tarafı buydu; dışarıdan görünmemesi.

Yıllardır aynı şehirde yaşıyordu. Aynı sokaklar, aynı yüzler, aynı beklentiler. Kötü bir hayat değildi onunki. Hatta çoğu insanın “düzenli” diyeceği türdendi. Ama bir sabah uyanmış ve tuhaf bir şey fark etmişti, mutluydu. Ve bu onu huzursuz etmişti. Çünkü o sıradan olmak istememişti hiç. Sadece kendisine sunulan hayatı yaşıyordu ve mutluydu. Ama yaşamak istediği mutluluk bu değildi. O gün ilk kez şunu sormuştu kendisine; “Seçmediğim bir mutluluk, gerçekten bana ait olabilir mi?” Cevabı haftalarca içinde dolaştı. Gürültü yapmadı. Sadece hafifçe yer değiştirdi; düşünceden karara dönüştü.

İstasyona ağır ağır giren trenin kapıları uyarı sesi verdi. Yankılan anons bu defa onun içindi. Tam önünde duran trenin kapısı, tıslayarak iki yana açıldığında bir adım attı. Yüzünde onu bekleyen belirsizliğin verdiği heyecanın tebessümü vardı.

İnsan bazen yanlış hayatı yaşadığını fazla rahatlıktan anlardı. Hiçbir şeyin saatinin şaşmamasından. Annesi, babası ve canı gibi sevdiği iki kardeşini düşündü. Bu gidiş bir terk ediş değildi. Nasıl olsa her gidiş, bir dönüşün başlangıcı değil miydi? Arkasından gelen sesle irkildi.

“Binecek misiniz?”

Bej renkli paltosuyla arkasında duran adam ona bakıyordu. Gülümsedi. Elinde sıkıca tuttuğu anahtara baktı. Sabah evden çıkarken masanın üzerinden almıştı. O evde mutsuz değildi. Geri dönebilirdi. Kimse onu zorlamıyordu. Ama zorunluluklar vardı. Hayatında ilk kez bir adımı zorunluluktan değil, özgürlükten atacaktı. Derin bir nefes aldı. Sonra beklenmedik bir şey yaptı. Trene binmedi. Bir adım geri çekildi. Bej renkli palto giyen adam trene bindikten sonra kapılar kapandı. Tren ağır ağır hareket etti. Yerlerine yerleşen insanlar, camlardan dışarı bakıyordu. Bazıları onları uğurlayanlara el sallayarak veda ediyordu. Ve bazıları ellerindeki telefonlarda sayfaları kaydırıyordu.

Tren gözden kaybolana kadar orada durdu ve kolu ağrıyana kadar el salladı. Kalbi, koluna uyum sağlamış, ritmi gittikçe hızlanmıştı. Ama içinde pişmanlıktan eser yoktu. Aksine, içinde genişleyen alan daha rahat nefes almasını sağlıyordu. Anlamıştı. Adımlar her zaman ileri gitmek için değildi. Bazen herkes hareket ederken, yerinde kalmayı seçmekti. Çantasını omzuna attı ve perondan çıkışa doğru yürüdü. Attığı adımlar hafifti. Gözleri adımlarına takıldığında ayaklarının altındaki karo taşlar yerini raylara bırakıyordu. Çünkü hayal edebildiği kadardı. Sonra şehri ilk kez gerçekten görüyormuş gibi baktı etrafına. Hiçbir şey değişmemişti. Ama sanki artık hayat ona ait bir şeydi. Varsayılan bir rota değil. İnsan özgür olduğunu istediği yere giderek değil, gitmeyebildiğini fark ettiğinde de anlardı.

Adımlarını hızlandırdı. Bu kez nereye gittiğini biliyordu. Hiçbir yere yetişmiyordu. Sadece kendi seçtiği hayata doğru yürüyordu. Sahi sen hiç raylarda yürüdün mü?

Nebahat Dilara Demirci
Nebahat Dilara Demirci
Ankara Üniversitesi’nde Turizm Rehberliği eğitimi aldı. Ardından Profesyonel Tur Operatörlüğü alanında uzmanlaştı ve Anadolu Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni onur belgesiyle tamamladı. Uzun yıllar İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra, kurgusal alana duyduğu ilgiyi yazarlığa taşıdı. Metinlerinde insanın iç dünyasını, seçimlerini ve kırılma anlarını odağına alır. Üretmenin, öğrenmenin ve insanlara dokunmanın hayatın her alanında mümkün olduğuna inanır. Pandora Okyanusun Kalbi ilk eseridir. Bu inançla yazmaya, editörlük yapmaya ve çeşitli dergilerde köşe yazarlığına devam etmektedir.

POPÜLER YAZILAR