Nisan ayı geldiğinde herkes Sakura çiçeklerinin zarafetinden, o pembe yaprakların
rüzgârda süzülüşünden bahseder. İnsanlar bu kısa ömürlü güzelliğe hayranlıkla
bakarken bu tablo bana güzelliğin ve gençliğin ne kadar geçici olduğunu hatırlatır.
Elbette o dönemlerin kıymetini bilerek, her ânını dolu dolu yaşamalıyız; ancak benim
ikigai’m, yani yaşama sebebim o uçucu zarafette değil, ayakta kalabilme gücünde
saklıdır. Benim için asıl anlamlı olan, betonun ve asfaltın dibinden, hiç beklenmedik bir
yerden fışkıran o sarsılmaz yaşam azmidir (görselde de paylaştığım gibi, taşların
arasından başkaldıran o tek çiçek). Sakuraların kıymetini bilmeli ama o taşlar arasından
açan bitkiler gibi hayata sımsıkı bağlı olmalıyız. Fırtınanın ortasında, dallarını eğmeden
dimdik durabilmekte…
Hayatı Stoacılık felsefesiyle yaşıyorum; dünyanın yükünü omuzlarımda taşımayı değil, o
dünyanın üstüne çıkıp ona yön vermeyi tercih ediyorum. Bu yüzden kontrol
edemeyeceğim şeylerin yasını tutup vakit kaybetmek yerine, hayatta ve ayakta kalma
sorumluluğuna tutunuyorum. Benim gibi gurbette yaşayan insanlar bilirler ki; burada
mutluluğunu da huzurunu da elemini de kederini de aslında hep tek başına yaşarsın.
Çocuğunu yalnız büyütürsün. Bir yemeğe gitmek istersin, çocuğun huzursuz olursa
yemeği yarım bırakır, kimseye güvenip emanet edemeden hemen kalkıp eve gelirsin.
Biri hasta olur, eşin iştedir; diğer çocukları da yanına alır hep birlikte doktora gidersin.
“Bir saat annem baksın da ben biraz dinleneyim,” diyemezsin. Alışverişe de doktora da
her yere birlikte gidersiniz. Sonra Türkiye’ye gidince, “Senin çocuğun da senden hiç
ayrılmıyor,” derler. Oysa o çocuk anneden, babadan başka kimseyi görmemiş ki; her şeyi
onlarla yapmış, onlara sığınmış. Her duyguyu tek başına göğüslemeyi öğrendiğin o an,
tek gerçek sığınağının yine kendin olduğunu anlıyorsun.
Hayatın bu bitmek bilmeyen döngüsünü, mitolojik Sisifos’un hikâyesine benzetirim. Bir
anne için o kaya, evladının hayat yolculuğudur. Hamilelik boyunca tüm anne ve babalar
o günü büyük bir heyecanla bekler; “Bir doğsun, her şey tamamlanacak, bütün o zorlu
bekleyiş bitecek,” diye düşünürüz. Oysa doğumla birlikte her şey bitmez, aksine her şey
yeni ve daha büyük bir sorumlulukla başlar. “Hele bir büyüsün, her şey geçer,” deriz.
Uykusuz gecelerde karnının açlığıyla uğraşırken, onu doyurup uyutmaya çalışırken,
derdini bize anlatacağı günü ve konuşacağı o ilk ânı bekleriz. “Konuşunca her şey bitti,
artık rahatız,” deriz ama bu sefer okulu başlar, sınavı başlar, okul stresi ve ardından o
meşhur ergenlik sancıları kapıyı çalar. “Hele bir okul bitsin, ergenlik dönemi geçsin, o
zaman rahatlarız,” deriz; bu kez de üniversite sınavları, o zorlu maratonlar başlar.
Üniversiteye yerleşince “Artık tamam, bitti,” dersin, meslek hayatının telaşı gelir. “Artık
bir mesleği de var, kurtuldum, her şey bitti,” dersin; bu sefer evlilik süreci başlar.
Evlenir, yuva kurar, “Gözüm arkada kalmayacak,” dersin; ardından kendi çocuğu gelir ve
sen bu kez o döngünün başına dönüp torunlarının yolunu gözlerken bulursun kendini. O
kaya hiçbir zaman zirvede durmaz; biz tam kurtulduk derken, döngü her yaşta yeni bir
sorumluluk ve yeni bir bekleyişle yeniden başlar. Ama biz o kayayı bir yük olarak değil,
yaşamın bizatihi kendisi olarak omuzlarız.
İşte benim Sisifos olduğum yer tam da burasıdır. Çünkü anne olmadan, anneliği
tatmadan önce hayatın merkezi benim için sadece annem ve babamdı. Onlara bir şey
olacak, başlarına bir iş gelecek diye korkar; “Onlara olacağına bana olsun,” diyerek
sevgimi bir siper gibi önlerine gererdim. Fakat anne olduktan sonra bu bakış açım
kökten değişti. Artık başkasına siper olmaktan öte, kendimin bir kale, bir sığınak olmak
zorunda olduğunu anladım.
Pandeminin o en karanlık günlerinde babam Türkiye’de vefat etti. Ben yurt dışında,
gurbetteydim. Hem yasaklar vardı hem de içimde dindiremediğim bir korku… Babamı
son yolculuğuna uğurlamaya, defnetmeye bile gidemedim. İçim bir evlat olarak kan
ağlarken, zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: “Ya gidersem, orada hastalanırsam ve
bana bir şey olursa… O zaman çocuklarım ne olacak?” Bir evlat olarak babamın yanında
olamamanın o ağır vicdan sızısını, bir anne olarak çocuklarımın başında durma
zorunluluğuyla, gurbetin ortasında tek başıma taşıdım.
Eskiden, hayatımın akışı daha sakinken ve henüz anneliği tatmamışken “Evim yansa
sadece ceketimi alır çıkarım,” diyecek kadar rahattım. Şimdi ise biliyorum ki; evim yansa
artık o ceketi bile görmez gözüm, sadece çocuklarımı kucaklar ve o ateşin içinden sağ
salim çıkarım. Benim gerçek ikigai’m tam da buradadır; kendi acımı ve yasımı tek
başıma erteleyip, evlatlarım için her sabah yeniden ayağa kalkabilmekte.
Artık biliyorum; benim sığınağım kendimim. Tıpkı betonun çatlağından fırlayan o çiçek
gibi… Çünkü ben sağlıklı ve ayakta kalırsam, her yıkılan şey yeniden inşa edilebilir. Ve
ayakta kalmayı başaran bir Sisifos için her yokuş, sevdikleri adına tek başına
yürünmeye değer olan o kutsal yoldur.



