Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Benim Sığınağım Kendim

Nisan ayı geldiğinde herkes Sakura çiçeklerinin zarafetinden, o pembe yaprakların

rüzgârda süzülüşünden bahseder. İnsanlar bu kısa ömürlü güzelliğe hayranlıkla

bakarken bu tablo bana güzelliğin ve gençliğin ne kadar geçici olduğunu hatırlatır.

Elbette o dönemlerin kıymetini bilerek, her ânını dolu dolu yaşamalıyız; ancak benim

ikigai’m, yani yaşama sebebim o uçucu zarafette değil, ayakta kalabilme gücünde

saklıdır. Benim için asıl anlamlı olan, betonun ve asfaltın dibinden, hiç beklenmedik bir

yerden fışkıran o sarsılmaz yaşam azmidir (görselde de paylaştığım gibi, taşların

arasından başkaldıran o tek çiçek). Sakuraların kıymetini bilmeli ama o taşlar arasından

açan bitkiler gibi hayata sımsıkı bağlı olmalıyız. Fırtınanın ortasında, dallarını eğmeden

dimdik durabilmekte…

Hayatı Stoacılık felsefesiyle yaşıyorum; dünyanın yükünü omuzlarımda taşımayı değil, o

dünyanın üstüne çıkıp ona yön vermeyi tercih ediyorum. Bu yüzden kontrol

edemeyeceğim şeylerin yasını tutup vakit kaybetmek yerine, hayatta ve ayakta kalma

sorumluluğuna tutunuyorum. Benim gibi gurbette yaşayan insanlar bilirler ki; burada

mutluluğunu da huzurunu da elemini de kederini de aslında hep tek başına yaşarsın.

Çocuğunu yalnız büyütürsün. Bir yemeğe gitmek istersin, çocuğun huzursuz olursa

yemeği yarım bırakır, kimseye güvenip emanet edemeden hemen kalkıp eve gelirsin.

Biri hasta olur, eşin iştedir; diğer çocukları da yanına alır hep birlikte doktora gidersin.

“Bir saat annem baksın da ben biraz dinleneyim,” diyemezsin. Alışverişe de doktora da

her yere birlikte gidersiniz. Sonra Türkiye’ye gidince, “Senin çocuğun da senden hiç

ayrılmıyor,” derler. Oysa o çocuk anneden, babadan başka kimseyi görmemiş ki; her şeyi

onlarla yapmış, onlara sığınmış. Her duyguyu tek başına göğüslemeyi öğrendiğin o an,

tek gerçek sığınağının yine kendin olduğunu anlıyorsun.

Hayatın bu bitmek bilmeyen döngüsünü, mitolojik Sisifos’un hikâyesine benzetirim. Bir

anne için o kaya, evladının hayat yolculuğudur. Hamilelik boyunca tüm anne ve babalar

o günü büyük bir heyecanla bekler; “Bir doğsun, her şey tamamlanacak, bütün o zorlu

bekleyiş bitecek,” diye düşünürüz. Oysa doğumla birlikte her şey bitmez, aksine her şey

yeni ve daha büyük bir sorumlulukla başlar. “Hele bir büyüsün, her şey geçer,” deriz.

Uykusuz gecelerde karnının açlığıyla uğraşırken, onu doyurup uyutmaya çalışırken,

derdini bize anlatacağı günü ve konuşacağı o ilk ânı bekleriz. “Konuşunca her şey bitti,

artık rahatız,” deriz ama bu sefer okulu başlar, sınavı başlar, okul stresi ve ardından o

meşhur ergenlik sancıları kapıyı çalar. “Hele bir okul bitsin, ergenlik dönemi geçsin, o

zaman rahatlarız,” deriz; bu kez de üniversite sınavları, o zorlu maratonlar başlar.

Üniversiteye yerleşince “Artık tamam, bitti,” dersin, meslek hayatının telaşı gelir. “Artık

bir mesleği de var, kurtuldum, her şey bitti,” dersin; bu sefer evlilik süreci başlar.

Evlenir, yuva kurar, “Gözüm arkada kalmayacak,” dersin; ardından kendi çocuğu gelir ve

sen bu kez o döngünün başına dönüp torunlarının yolunu gözlerken bulursun kendini. O

kaya hiçbir zaman zirvede durmaz; biz tam kurtulduk derken, döngü her yaşta yeni bir

sorumluluk ve yeni bir bekleyişle yeniden başlar. Ama biz o kayayı bir yük olarak değil,

yaşamın bizatihi kendisi olarak omuzlarız.

İşte benim Sisifos olduğum yer tam da burasıdır. Çünkü anne olmadan, anneliği

tatmadan önce hayatın merkezi benim için sadece annem ve babamdı. Onlara bir şey

olacak, başlarına bir iş gelecek diye korkar; “Onlara olacağına bana olsun,” diyerek

sevgimi bir siper gibi önlerine gererdim. Fakat anne olduktan sonra bu bakış açım

kökten değişti. Artık başkasına siper olmaktan öte, kendimin bir kale, bir sığınak olmak

zorunda olduğunu anladım.

Pandeminin o en karanlık günlerinde babam Türkiye’de vefat etti. Ben yurt dışında,

gurbetteydim. Hem yasaklar vardı hem de içimde dindiremediğim bir korku… Babamı

son yolculuğuna uğurlamaya, defnetmeye bile gidemedim. İçim bir evlat olarak kan

ağlarken, zihnimde tek bir soru yankılanıyordu: “Ya gidersem, orada hastalanırsam ve

bana bir şey olursa… O zaman çocuklarım ne olacak?” Bir evlat olarak babamın yanında

olamamanın o ağır vicdan sızısını, bir anne olarak çocuklarımın başında durma

zorunluluğuyla, gurbetin ortasında tek başıma taşıdım.

Eskiden, hayatımın akışı daha sakinken ve henüz anneliği tatmamışken “Evim yansa

sadece ceketimi alır çıkarım,” diyecek kadar rahattım. Şimdi ise biliyorum ki; evim yansa

artık o ceketi bile görmez gözüm, sadece çocuklarımı kucaklar ve o ateşin içinden sağ

salim çıkarım. Benim gerçek ikigai’m tam da buradadır; kendi acımı ve yasımı tek

başıma erteleyip, evlatlarım için her sabah yeniden ayağa kalkabilmekte.

Artık biliyorum; benim sığınağım kendimim. Tıpkı betonun çatlağından fırlayan o çiçek

gibi… Çünkü ben sağlıklı ve ayakta kalırsam, her yıkılan şey yeniden inşa edilebilir. Ve

ayakta kalmayı başaran bir Sisifos için her yokuş, sevdikleri adına tek başına

yürünmeye değer olan o kutsal yoldur.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Yasemin Kafadar
Yasemin Kafadar
Almanya’da yaşayan iki çocuk annesi bir blog yazarıdır. Yazılarında günlük hayatın içinden duyguları, insan ilişkilerini ve özellikle kadın olmanın farklı yönlerini sade ve içten bir dille ele alır. Yazmak, onun için sonradan keşfettiği ama kısa sürede hayatının merkezine yerleşen bir tutku olmuştur. Eğitim hayatını sonradan tamamlamış olsa da öğrenmeye olan merakı ve kendini geliştirme isteği onu üretmeye ve yazmaya yönlendirmiştir.

POPÜLER YAZILAR